6 sonuçtan 1 ile 6 arası

Konu: Kutsal Kemalist Devlet

  1. #1
    Bismillah
    Üyelik tarihi
    Dec 2016
    Mesajlar
    6
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    0 Konusuna 0 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    1

    Angry Kutsal Kemalist Devlet

    Kutsal Kemalist Devlet

    İÇİNDEKİLER :

    TC’yi İngiltere, PKK’yı da TC kurdu-belgeler…………..…...1
    Türkiye’de Atatürkçülük, Masonluğun ta kendisidir…….….2
    1935 YILI………………………………………………..…..….3
    Atatürk’ün Anne ve Baba Soyu……………………......……...4
    Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi Kararına İtirazlar…….…5
    Rıza Nur Meselesi……………………………………………....6


    Yazının yasal sorumluluğu yazarınındır. Forum yönetimini bağlamaz. Yazıları ve belgeleri isteyen istediği şekilde kullanabilir.







    Abdullah Öcalan’ın Derin Devlet ile Bağlantısı :












  2. #2
    Bismillah
    Üyelik tarihi
    Dec 2016
    Mesajlar
    6
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    0 Konusuna 0 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    1

    Standart Cevap: Kutsal Kemalist Devlet

    Türkiye’de Atatürkçülük, Masonluğun ta kendisidir.
    Yazının yasal sorumluluğu yazarınındır. Forum yönetimini bağlamaz.
    Silahlı Kemalist Mafyanın İdeolojik Orijini :
    Soru 1 : Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki Örgütü’nden ayrılmış mıdır?
    Cevap 1 : Hayır. Mustafa Kemal, Ekim 1918’de savaşın kaybedileceğinin anlaşıldığı günlerde, İttihat ve Terakki Örgütü’nün kapatılmasına karşı tedbir olarak kurulan Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası’nın yayın organı olan Minber gazetesindeMensup olduğum İttihat ve Terakki için öylesine çirkin ve haksız bir neşriyat başlamıştı ki, bunları cevapsız bırakmak ve sükûtla karşılamak mümkün değildi” diye yazmıştı.
    Soru 2 : Mustafa Kemal, 1909’da masonluktan ayrılmış mıdır?
    Cevap 2 : Hayır. İttihat ve Terakki Örgütü, rütbesi yüksek subayları, kendi örgütüne kabul ederken, onları Mason yaparak bünyesine alıyordu. Mustafa Kemal o sıralar Kurmay önyüzbaşıydı. Ancak ; Mustafa Kemal’de diktatörlük karakteri bulunuyordu. Enver Paşa ile sürekli tartışıyordu. Enver Paşa ile Mustafa Kemal Paşa arasında liderlik kavgası vardır. Çünkü Masonik teşkilatta lider olmak istiyor ve liderlerle devamlı tartışıyordu :
    Yazar Cemal Kutay’ın savı : “Atatürk’ün, Mithat Şükrü Bleda’nın evinde, Talat Bey ve Kazım Nami Duru tarafından 169 matrikül numarasıyla tekris edildiği; ama daha sonra toplantılara katılmadığı…” . Diğer bilgilere de yer verelim : İrfan & Margarete Orga – Atatürk sayfa 26-29, Michael Joseph Co., London : “İttihat ve Terakki masonluğun paravanası arkasında çalışıyordu. Atatürk, küçük dereceli bir Birader olduğundan, neden ve niçin olduğunu bilmeden, sadece verilen emirleri yerine getiriyordu. Locaların kozmopolit havasını sevmiyor ve anlayamadığı ancak başka amaçlarla kullanıldığından kuşkulandığı ritüellerden çekiniyordu…” . Diagobert von Mikusch – Mustapha Kemal, Between Asia and Europe, A Biography, sayfa 52-53, London, 1932 : “Mustafa Kemal’in yüksek derecelere iykaaf edildiği şüpheli olduğu gibi, kendisi de bu konuda bilgi vermekten çekinmiştir…” . H.C.Armstrong – Gray Wolf Mustafa Kemal (Bozkurt), Bölüm 6, sayfa 19-21, 1933, New York : “Mustafa Kemal, Selanik’te, Vedata Locası’nın bir biraderi olarak tekris edildi. Ancak kendisini hoşlanmadığı bir atmosferde buldu. İttihat ve Terakki’yi yönetenler, Masonik derecelerin karmaşık ritüeli arkasına sığınıyorlardı. Mustafa Kemal yalnızca küçük bir biraderdi, ondan emirleri yerine getirmesi bekleniyordu. Oysa, onun doğasında, kendisi elinde bulundurmak, yoksa hiçbir şeye karışmamak vardı. Liderlere saygısı yoktu, hepsi ile tartışıyordu. Birader subaylar ondan hoşlanmıyorlardı. Yahudiler ona güvenmiyorlardı. Farmason mesleğinin yüksek derecelerine hiçbir zaman inisiye edilmedi. Komitenin iç çevresinin dışında tutuldu.” . Benoist Mechin – Le Loup et le Leopart Mustafa Kemal (Kurt ve Pars Mustafa Kemal)- “Ecnebi Gözü İle Atatürk” (Çeviren : Zahir Güvemli ve M. Rasim Özgen ) sayfa 19, İstanbul, 1955 : “Mustafa Kemal, Selanik’te, arkadaşlarının tavsiyesi üzerine mason teşkilatının Vedata Locası’na girdi. Fakat o locanın muhiti hiç hoşuna gitmedi… Bu nedenle Masonlukta ona daha yüksek payeler vermediler, onu aşağı derecelerde tutuyorlardı.” . Lord Kinross – Atatürk (Bir Milletin Doğuşu), sayfa 57, Sander Kitabevi (Çeviren : Nihal Yeğinobalı-Ayhan Tezel) : “Selanik’te, Farmasonların yöntemlerinden yararlanan İttihat ve Terakki’ciler, Atatürk’ü sevemediler ve aralarından uzaklaştırdılar.” .
    Mustafa Kemal, İttihat Terakki Örgütüne mensup mason subayların ezici bölümünün Enver Paşa’dan yana olduklarını öğrendikten sonra, kendisindeki diktatörlük karakteri gereği, Enver Paşa’yı devirmeyi ve İttihat Terakki Örgütü’nü ele geçirmeyi, ince bir politikayla gerçekleştirmeyi denedi. 22 Eylül 1909 İttihat Terakki Kongresinde, “İttihat Terakki’nin sivil ve a-mason (mason olmayan) bir parti olması”nı önerdi. Bu öneriye bakılarak Mustafa Kemal’in antimason ve darbe karşıtı olduğunu zannetmek; yanlış bir tutumdur. Mustafa Kemal’in , çocukluğunda ; siyasal yönü olan Kabbalah (Yahudi dinini uygulatan) uzmanı Şemsi Efendi’nin öğrencisi ve Mustafa Kemal’in ‘tüm yaşamını derinden etkileyen’ Şemsi Efendi Okulunun ; Sabetayist mektebi olması , alınan kültür itibariyle Mustafa Kemal’in ileriki yıllarda masonluğa karşı çıkmasını pratikte olanaksız kılmaktadır. İttihat Terakki Örgütü’nün sivil ve a-mason olmasını istemesi, kendisindeki diktatörlük karakteri ve Enver Paşa ile olan kavgasının neticesidir. Mustafa Kemal, bu taktik ile yani ‘İttihat Terakki Örgütünün sivil ve a-mason yapılandırılması’ önerisi ile, eğer bu öneri gerçekleştirilseydi ; İttihat Terakki Örgütündeki Enver Paşa yanlısı bütün yüksek dereceli mason subaylar tasfiye edilecek; İttihat Terakki Örgütü de Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğine açık hale gelecekti. Böylece Mustafa Kemal, İttihat Terakki Örgütünü ele geçirmiş olacaktı ki planı tutmadı. Mason bir asker olarak kaldı.
    The Rise of Nationality in the Balkans, R. W. Sewton-Watson, sf.184-185 : "İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyetini, Selanik'te mason localarının koruyuculuğu altında sürdürebiliyordu. Bu gizli cemiyet, Abdülhamit rejimini yıkmaya çalışıyor, ve gittikçe serpilip büyüyordu. Hareketin gerçek beyni Yahudiler ve Yahudilikten dönme müslüman Yahudilerdi. Onlara Selanik ve Dunmeks'in zengin Yahudileri tarafından para yardımında da bulunuluyordu."
    1908 İhtilali ile II. Abdülhamit'i tahttan indirdiler. Abdülhamit'in Türk siyasi hayatından çekilmesi ile Jön Türklerin bir kanadı 'İttihat ve Terakki Cemiyeti' olarak iktidarı devraldı. Bu olayda da Yahudilikte bir çeşit mezhep gibi kabul gören dönmeliğin ciddi katkıları vardı. A History of The Jewish People, James Parkes, sf.102 : "1908 İhtilali içinde Jön Türk liderleri arasında dönme mezhebinin meşhur üyeleri göze çarpıyordu."
    Dünyada ve Türkiye'de Masonluk, Hasan Cem, sf. 87 : "Evvelce de Selanik'te kurulmuş olan Macedonia Risorta at Veritas locaları İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gelişmesinde mühim rol oynamışlardır. Onların bu rolleri, İmparatorluğun süratle çökmesine, elden çıkmasına yol açmıştır... O zamanlar, bu localara gerekli vasıflara haiz görülen kimseler kabul edilir ve 'Mahfil Loca' da iyice tecrübe edildikten sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne tavsiye edilirdi." Yani Masonik felsefeyi özümsememiş asker İttihat Terakki Cemiyeti’ne giremezdi. Buradan Mustafa Kemal’in Masonlarla olan kavgasının sebebinin ideolojik olmadığı, liderlik kavgası olduğu ortaya çıkmaktadır.

    Mustafa Kemal Paşa, İttihat Terakki Örgütü'ne 1907'de 322 matrikül numarasıyla -kurmay ön yüzbaşı olduğu için- mason yemini ederek alındı. İttihat Terakki Örgütü’nün Mason dernekleri örneğinde kurulduğunu, Masonluk gibi İttihatçılıktan da çıkılamayacağını unutmamak gerekir. Dolayısıyla Atatürk--İttihat Terakki--Cumhuriyet Halk Fırkası--Masonluk bir bütündür, ayrılması mümkün değildir.

    Masonluk tamamen kabbalist öğretiye dayalıdır: “Modern Masonluk kabbalist esasları muhafaza etmiştir. Bundan başka, mason sistemleri tamamıyla kabbalist fikirlere ve ilme dayandırılır.” (Çırak Kardeşlik Kolu, no:3 , sf. 13-14) “Kabbala büyücülüğün anlamını kavrar. Kabbala sayesinde kara büyü dünya çapında itibar görmüştür.” (Das Reich Satans,
    Karl R.H. Frick, sf. 101)


    “Kabbala, bilinçaltının kapılarını açan ve ruhu saran manevi değerlerin dışarı çıkmasını sağlayan anahtardır. Masonluk onu insanın yaşamı anlaması için gerekli görür.” (New Age Mason Dergisi, sayı 77, sf.31)

    Mason Üstadı Yazar Tamer AYAN şöyle yazmaktadır : "Şemsi Efendi, siyasi yönü olan bir Kabala uzmanıydı" ( Tamer AYAN ; Atatürk ve Masonluk sf. 84). Zafer GÜLER, Zübeyde Hanım Tek Kadın adlı kitabının 51. sayfasında da Şemsi Efendi'nin, Mustafa Kemal'in tüm yaşamını DERİNDEN etkilediğini yazmaktadır.

    Mustafa Kemal’in , çocukluğunda ; siyasal yönü olan Kabbalah uzmanı Şemsi Efendi ’nin öğrencisi ve Mustafa Kemal’in ‘tüm yaşamını derinden etkileyen’ Şemsi Efendi Okulunun ; Sabetayist mektebi olması , alınan kültür itibariyle Mustafa Kemal’in ileriki yıllarda oluşturduğu devlet formunun Şeytan’a dayandığını ispatlamaktadır:


    “Pratikte Kabbala, kötülüklerle ilgilenmenin yolu ve semboller yoluyla psikolojik dünya üzerinde güç kazanmanın tehlikeli bir sanatı ve büyüye dayalı bir formudur.”
    (Kabbalah, Tradition of Hidden Knowledge, Z’ev Ben Shimon Halevi, sf.12)

    Masonluk kitleleri yönlendirmede ‘kurtarıcı’ psikolojisinden yararlanmaktadır. Bir ülkeyi anlaşmalı olarak 3-5 tane mason kontrolündeki ülke ile istila etmekte, halkı baskı, zülm, ekonomik buhran vs. ile iyice bezdirdikten sonra, yine mason bir şahsı ‘kurtarıcı’ olarak ortaya çıkarmaktadır. Ellerindeki Medya gücü ile her savaşta bu masonu gündem yapmalarından , o mason, ‘Tek Adam’ seviyesine kasıtlı olarak çıkartılır. (Mustafa Kemal’in fotoğraf subayı Esat beydir.) İstilacı ülkeler çıkarılması imkansız olduğu halde, daha önce anlaşmalı olduğu için, kendiliklerinden o ülkeyi terk etmektedirler. Bu şahıs vasıtasıyla düşmanı yurttan attığına , ekonomik refaha ulaştığına inanan halk, şahsa tam manası ile sahip çıkmakta, onu ‘kurtarıcı’ olarak kabul edip, onun her istediğini kolayca kabul etmektedir. Böylece masonik prensipler o ülkeye kolayca ve tam manası ile yerleşmektedir. Bu yöntem masonların klasik ve çok kullandıkları yöntemdir. Mısır’da Nasır , Kolombiya’da Simon Bolivar, Amerika’da George Washington , Türkiye’de Mustafa Kemal vd.


  3. #3
    Bismillah
    Üyelik tarihi
    Dec 2016
    Mesajlar
    6
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    0 Konusuna 0 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    1

    Standart Cevap: Kutsal Kemalist Devlet

    1935 senesine gelindiğinde ise; Atatürk Masonluğu kapattırmamış, ancak kendilerinin geçici olarak tatil edilmelerini Şükrü Kaya vasıtası ile Mason Locası’na tavsiye etmiştir. “O dönemde (1930lar) Türkiye’nin içinde bulunduğu zorunlu olumsuz siyasi şartların gereği olarak masonluğun zarar görmeden korunabilmesi için böylesi bir çözüm getirilmiştir. Aksi takdirde , kışkırtma ile de olsa mason aleyhtarlarının güç kazandığı hükümetten çıkabilecek bir kararname veya Meclis’te çıkacak bir yasayla masonluğun, totaliter rejimlerde olduğu gibi, kapatılması ve yasaklanması halinde Türk Masonluğu’nun zarar göreceği ve üyelerinin kovuşturma ve cezalandırmaya uğrayacağı kesindir. Atatürk, 1926 yılında Fikret Takiyiddin vasıtası ile Türk masonlarına gönderdiği : “Ben Mussolini’nin yaptığı gibi sizin takibata uğramanıza izin vermeyeceğim” sözünü 9 yıl sonra, 1935’te tutmuştur. Masonluğu ve masonları takibata uğratmamayı başarmıştır. Türk Masonluğunu, karşıt güçlerin dayanılmaz saldırılarına karşı, kendi kendilerinin faaliyetini tatil etmesi gibi, uygar bir davranışla korumuş ve yasa ile kapatılmayı önlemiştir. Herhalde, masonluğun yasayla kapatılıp yasaklanması ve mal varlığına el konularak kamulaştırılması, çok zor çözüm getirilebilecek bir çözüm olurdu. Sonuç olarak, Atatürk’ün masonluğu tenkil anlamında kapattırmadığı; tersine, kendi kendilerine faaliyetlerini tatil etmelerini sağlayarak, dönemin siyasi şerrinden koruduğu ve kurtardığı özellikle vurgulanmalıdır.”( Tamer AYAN ; Atatürk ve Masonluk, 1995, sf. 135). Öyle görülüyor ki, Atatürk ülke içinden ve dışarıdan gelen baskılar karşısında, hem kendisi açısından, hem de masonlar açısından rahatlamayı bu yolda görmüştür. Çünkü Masonları eski görevlerinde bırakmasını başka türlü açıklayamayız.


    Yanlış yorumlara iki örnek :


    a) Eski Van ve Hakkari milletvekili İbrahim ARVAS tarafından 1964 yılında yazılan ‘Tarihi Hakikatler’ adlı kitabın 68. Sayfasında, Masonluğun kapatılması olayı için yer alan aşağıdaki senaryoyu inceleyelim. Antimasonik yayınlardan, Cevat Rifat ATİLHAN’ın 1963 tarihli ‘Farmasonlar’, Hasan CEM’in 1976 tarihli “Dünyada ve Türkiye’de Masonluk” ve İlhami SOYSAL’ın “Dünya’da ve Türkiye’de Masonluk ve Masonlar” adlı kitaplarında bu söylentiye önemli bir referans olarak değinilir : “Mustafa Kemal Paşa bir gün eski Adliye Vekili Mahmut Esat BOZKURT’u çağırdı, kendisine Masonların taksimat, teşkilat ve ahvalini bildirir bir kitap verdi. Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Grup Başkanlığına ver, grupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve grupça kapanmasına delalet et. Senin bu işte büyük şeref payın olacaktır dedi. Grup günü Mahmut Esat BOZKURT riyaset makamına bir takrir verdi ve takririn okunmasını reisten rica etti. Grup dinledi. Hülasası şu idi: Bizim eba ancet gelen atalarımızın mensubu bulunduğu tarikatları kapattık. Masonluk da kökü dışarıda bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi vardır. Bunu da grup kararı ile kapatalım. Ve söz istedi, kürsüye gelerek takririni gayet veciz olarak izah etti. Meclis’teki masonları bir telaştır aldı. Hele sözcüleri Şükrü Kaya’yı görse idiniz, başından süt dökülmüş kediye benziyordu. Meşhur hatip Mahmut Esat Beye söz yetiştirilebilir miydi? Şükrü Kaya Masonluğun bir hayır müessesesi olduğunu kürsüde söylediği zaman grubun hemen bütün azası yüzüne haykırdılar. Hayır sesleri. Nedir birisini gösterebilir misiniz? Yalan söylüyorsun , in aşağı dediler. Mahmut Esat ise Masonluğun kökü dışarıda, gizli, memleket ve millet için muzır bir tarikat olduğunu ve her yerde umumi reisleri yani Maşrıkı Azamlarının Yahudi olduğunu bir çok vesikalarla ispat etti. Şükrü Kaya, Kazım Özalp, Mazhar Germen, son çareyi Katib-i Umumi Recep Peker’e ilticada buldular. Ve salonda oturan Recep Peker’in etrafını alarak yalvarmaya başladılar. Gruptaki hava çok elektrikli idi. Heyecan son haddini bulmuş, her tarafta kapatalım sesleri yükseliyordu. Recep Peker söz istedi ve kürsüye gelerek: Arkadaşlar, çok mühim bir iş üstündeyiz, müsaade buyurun, bu işi bir defa da Devlet Reisi’ne götürelim, onun da reyini alalım, gelecek hafta bugün tekrar huzurunuza getireceğim dedi. Bu söz grubun tasvibine mazhar oldu ve mesele gelecek haftaya kaldı. Bir hafta sonra olsun, biz herhalde bütün Locaları kapatırız dediler. Ertesi hafta Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi: Arkadaşlar bugünden itibaren Türkiye’de Masonluk kalmamıştır ve bütün Localar kapanmıştır. Salonda bir kıyamettir koptu, alkışlar, bağırmalar ve kahrolsun Yahudi uşakları sesleri tavanları çınlatıyordu. Şükrü Kaya ile arkadaşları ortadan sırra kadem basmışlardı. Grup dağıldıktan sonra Doktor Mim Kemal’i öne katarak Meclisteki Masonlar toplu olarak Reisi Cumhura gitmişlerdi. Mim Kemal Reisi Cumhura hitaben: Efendimiz biz zaten maiyet-i devletindeyiz, fakat siz Meşrik-i Azamimiz olursanız bir pervane gbi etrafınızda dönüp dolaşırız demiş. Reisicumhur, pekiyi bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra.. Siz Avrupa’da hangi Locaya bağlısınız ve matbuunuzun ismi nedir? (Cevaben) Biz Cenova’ya tabiyiz ve reisimiz de Borca Mişon Cenaplarıdır demişler. Bunun üzerine küplere binen Mustafa Kemal Paşa onlara hitaben : Haydi defolun buradan, cehennem olun gidin yahudi uşakları. Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi bir Çıfıt Yahudi’ye uşak mı olacağım. Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün Localarınızı kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harbi örfiye hepinizi verir ve astırırım, haydi defolun karşımdan diyerek onları kovmuş. Onlar da yıldırım telgraf ve telefonlarla vaziyeti İstanbul, İzmir ve Adana’ya bildirdiler ve sabah olmadan hepsinin kapanma kararlarını getirttirip henüz sofrasından kalkmayan Reisicumhura verdiler ve derin bir nefes aldılar. Kemal Paşa bu suretle bütün Mason Localarını kapattı. İsmet Paşa’nın reisicumhurluğu sırasında kanun-u mahsusla localar kapanmadı diye Masonların müracaatı üzerine tekrar Localar açılıp faaliyete başladılar. Ve 1952’de ise Atatürkçü geçinen ve onunla iftihar eden Celal Bayar da, Ahmet Gürkan’ın teklif ettiği ve Masonların Localarını kapatmak istediği kanun teklifini red ederek bu suretle Localarını kanunla pekiştirdi. Tabii bu ameliyeyi meclis yaptı, fakat müzakerelerin devam ettiği üç celse zarfında Celal Bayar, reisicumhur locasına gelerek konunun müzakeresini sonuna kadar takip etmiştir.” … Mason Cemiyeti, yukarıda okuduklarınızı ; ‘antimasonik aktiviteleriyle bilinç bozukluğuna uğramış hasta beyinlerin hayalleri ve safsataları olarak’ kimliklendirirler. “Mim Kemal ÖKE aslı astarı olmayan bir bağlantının varlığını söyler mi” şeklinde yorumlarlar. Bütün Devrimleri ve fikirleri yüzde yüz Masonik içerikli olan Atatürk hakkındaki somut kanıtlar karşısında ; yukarıdaki nakledilenler yalandır.

    “Defolun Yahudi Uşakları!” denildiği sırada yazar İbrahim Arvas orada mıdır? Hayır. Ağzından aktardığını iddia ettiği Mim Kemal ÖKE neden Atatürk’ün sürekli doktoru olarak bulunmaya devam etmiştir ? Öyle ya, Atatürk, ‘yahudi uşağı’ diye azarladığı Mim Kemal ÖKE’ye hayatını emanet edecek, NEDEN Atatürk’ün hayatı boyunca Atatürk’ün yanından da kovulmamıştır?

    Sonuç olarak Atatürk’ün Masonluğu konusunda İbrahim Arvas güvenilmez bir kaynaktır. Bu kaynak hayal ürünü tasarımlarla doludur.

    b) İzzet GÜN, Yalçın ÇELİKER 1968 basımlı Masonluk ve Masonlar adlı kitabın 35. Sayfasında Atatürk’ün şöyle dediğini iddia ederler: “Ben çok iyi bildiğim ve tanıdığım bu Masonluğu, yetkilerimi kullanarak hem de kendi rızaları ile yasak ettirdim. Localarını kapattırdım. Beni sevenler ve kararlarıma değer verenler bu gayemi yaşatmalıdırlar.” Hiçbir kayıtta yer almayan bu cümlelerin Atatürk’e ait olması mümkün değildir. Atatürk’ün masonluğa karşı olduğuna dair hiçbir kayıt yoktur. Atatürk’ün ‘çok iyi bildiğim ve tanıdığım’ dediği masonluğa İstiklal Mahkemelerinin çalıştığı 1923-1927 yılları arasında hiçbirşey yapmayan ve 1935’e kadar üzerine gitmeyen Atatürk’ün yanında birçok masonun yüksek görevlerde bulunuşu ve 1935’ten sonra da görevlerine devam etmesi bile, Atatürk’ün Masonlara ve Masonluğa karşı olmadığının kanıtıdır. Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın , Ankara,İstanbul,İzmir valilerinin Mason oluşu, devletin yüksek mevkideki masonların görevlerini 1935’ten sonra da sürdürmesi tezimizi kanıtlar. Dolayısıyla Gün&Çeliker yayını Atatürk ağzından yalan üretmektedir. Bu noktayı akılda tutarak devam edelim: İzzet Gün, Yalçın Çeliker ; Masonluk ve Masonlar 1968 , sf.36-37 : Yıl 1925. Türkiye Masonları Yüksek Şurası yaptığı olağanüstü toplantıda belki de aldığı yanlış birtakım raporlara güvenerek Atatürk’e Masonluk teklifini kararlaştırıyor. Mensup oldukları İskoç Locası’nın da telkini ile ve hiç alışık olmamasına rağmen Reisicumhura 33. Derecenin doğrudan doğruya verilmesi de hükme bağlanıyor. Bu arada yapılan iki teklif üzerinde de anlaşılarak, Atatürk’ün Türk Masonları’nın fahri başkanı ve Rit hakimi olması uygun görülerek kabul ediliyor. Bu iş için vazifelendirilen Dr. Fikret bir vesileyle (Çankaya) giderek Gazi ile görüşüyor ve Türkiye Masonları Yüksek Şurası’nın kararlarını kendisine arz ediyor. Teklifin ne anlama geldiğini ve bunun arkasında bütün dünya Masonluğunun bulunduğunu çok iyi anlayan Atatürk’ün o an aklından neler geçtiğini bilmiyoruz ama bu teklife verdiği şu cevap Türk Masonları’nın gizli belgeleri arasında saklanmaktadır. Atatürk diyor ki: “Böyle bir teklifi duymamış olayım. Şimdilik kalsın. Evvela kendinizi, ne olduğunuzu gösteriniz. Millete kendinizi sevdirmeye gayret ediniz. Gereğini sonra, düşünürüz…” Kemalettin APAK; Ana Çizgileriyle Türkiye’de Masonluk Tarihi isimli kitabının 97. Sayfasında aynı olay hakkında şunları yazıyor: “Yüksek Şura 1925 yılında Atatürk’e 33. Derecenin verilmesini ve aynı zamanda fahri başkanlık ve rit hakimliği verilmesini Türk Masonluğu için bir şeref sayarak , bu konuda Dr. Fikret birader vasıtasıyla NABIZ YOKLANMASINA karar veriliyor. Dr. Fikret biraderin keyfiyeti arz etmesi üzerine Atatürk, ‘Şimdi kalsın, kendinizi gösteriniz,sonra düşünürüz’ diyor. Bu sırada Mehmet Cemil Ubaydın birader de görüşmede bizzat bulunuyormuş.”

    APAK ve Gün&Çeliker’in yazdıklarından, Atatürk’ün Masonluk Teklifine karşı verdiği cevapta iki ayrı ifade tarzına rastlanmaktadır. Öyleyse hangisi doğrudur?

    Kemalettin Apak’ın verdiği bilgi doğrudur. Çünkü onun Mehmet Cemil Ubaydın gibi bir kaynağı bizzat işin içindedir. Ancak Gün&Çeliker yayınının güvenilmez ve Atatürk’ün ağzından yalan yazmaya hiç sıkılmaz olduğunu başta ispatladığımızdan ve görüşmeyi bizzat dinleyen kaynaklarının olmadığından, onun yayınının uydurma eklemelerle dolu olduğu anlaşılmaktadır. Gün&Çeliker yayınının ‘Mason kaynakları’ diyerek referans gösterdiği kaynak zaten Üstad Mason Kemalettin APAK’ın naklettikleridir. Orada da Gün&Çeliker yayınının iddia ettiği bir diyalog ve durum yoktur. Durum bu iken Gün&Çeliker yayını Atatürk’ün Masonluğu konusunda güvenilmezdir. Bu kaynak da hayal ürünü yaklaşımlar içermektedir.
    SORU 3:Masonlar tarafından Atatürk’e iletilmemiş , ABD Skoç Riti Üstadı John COWLES’in Atatürk’e yazdığı mektupta neden şu ifadeler vardır? “…..O zamanlar büyükelçiniz kendisinin Mason olduğunu, ANCAK SİZİN MASON OLMAMANIZA RAĞMEN Türkiye’de Masonluğun koruyucusu olarak tanındığınızı bana söylemişti…” Yani
    Atatürk’ün mason olmadığını yazmıştır?
    CEVAP 3: Mustafa Kemal Paşa’nın mason olduğu belgelerle sabittir. Yukarıdaki aynı mektupta şu cümleler de bulunmaktadır : “Son Kongremizdeki Temsilci ve Senatörlerden yarısından fazlası kardeşlerdir. Bunlardan biri bile diğer Kongre üyelerinin hangisinin Mason olduğunu bilmez, böylece muntazam Masonluğun politika ile uğraşmadığı açıktır.” demiştir John Cowles. Yani kendisinin de Atatürk’ün mason olduğunu bilmemesi normaldir.
    SORU 4: 27 Mart 1938 tarih ve 303 sayılı Yenigün Dergisi’nin 9. Sayfasında , Atatürk ile Mim Kemal Öke arasında geçtiği söylenen söyleşi ; Mim Kemal Öke’nin ağzından, Niyazi Ahmet Okan tarafından şöyle aktarılır : “Bir gün Ağaoğlu Ahmet, Köprülü Fuat, İsmail Hakkı ve Eski Maarif Vekili sonra Genel Sekreter Hikmet (Bayur)’in bulundukları bir gece sofrasında Atatürk buyurdular ki : Bu akşam akademik konuşacağız. (…) Hazır bulunanlardan bir zat: Masonluğun hikmet-i vücudu yoktur dediler.(..) Atatürk, Mim Kemal’e sordu : (Masonlar için) Reisiniz kimdir? Mim Kemal şöyle cevap verdi : Memleket dahilinde sulh ve selamet tavsiye eden ve bütün cihana hitap ederek bu idealin tahakkuk ettirilmesini temenni eden zat-ı devletleridir. Atatürk bu cevaba şu tarzda mukabele buyurmuşlardır : Ben bu cemiyete girmem. Ben başkalarının yaptığı prensiplere değil, ancak kendi prensiplerime uyarım.” . Burada Atatürk Masonik prensiplere uymayacağını söylemiyor mu?
    CEVAP 4: Peki 1930ların “Atatürk Türkiye’si” prensipleri ; hangi prensiplerin yüzdeyüz aynısıydı? Tabii ki masonluğun. Burada Atatürk’ün lider olma vasfının , mason olma vasfından öne geçtiğini söyleyebiliriz. ABD’deki Masonik Demokrasi rejimine göre Türkiye ; Masonik Diktatörlük olarak tanımlanabilir.
    SORU 5 : Atatürk’ün bir sofra sohbetinde, Recep Peker ve Mahmut Esat Bozkurt da bulunuyorlardı. Bir gün bu ikili, sürekli olarak Masonluğu kötülüyorlarken; Atatürk : “Bıktım artık bu dırdırdan… Madem ki, bu cemiyet bu kadar zararlıdır,kapatıverelim de bu mesele bitsin.” demiştir. Bu ifade Atatürk’ün masonluğa karşı olduğunu göstermiyor mu? İkinci olarak ; Cemal Granada aktarıyor : “. (…) Ondan sonra masaya oturuldu ve masonluk üzerine çeşitli konuşmalar yapıldı. (…) Konuşmalarda hedef Mahmut Esat Bey’di. Gazi konuşanların maksadını biliyordu. Biliyordu ama görmemezlikten geliyordu. Nihayet konuşmalar daha kötüleyici bir hal alınca Gazi elini masaya vurarak : Biliyor musunuz, ben de mason oldum , dediler ve konuşmasına şöyle devam ettiler : Bir gün Beyoğlu’nda iki arkadaşımla geziyorduk. Bunlardan biri, beni kolumdan tutup, önünden geçtiğimiz Mason Cemiyetine soktu. Hatırladığıma göre mermer merdivenlerden aşağı indik. Karşımıza bir salon çıktı. Orada tanımadığım kimseler bizi oturttular, kahve ikram ettiler. Tekrar kalktık, gene merdiven indik, gene bir salona geldik. Burası daha geniş ve kalabalıktı. Birtakım adamlar kılıçlı bir merasim yapıyorlardı. Ben gördüklerimden hiç ama hiçbirşey anlamıyordum. Arkadaş herhalde biliyordu. Beni kolumdan tutmuş, bir bakıma talimat veriyordu. Zannedersem kılıçların arasından geçip bir kitaba el bastık. Ondan sonra dışarı çıktık. İşte benim Masonluğum da bu kadar… Bu olaydan sonra bir daha ne kimseyi gördüm, ne konuştum, ne de o binaya gittim. Zaten şimdi o binayı çıkaramam. ”. Atatürk burada neyi
    anlatmak istemiştir?
    CEVAP 5: Birinci anlatılan olay; zaten Masonluğun kapatılması konusu gündemde olduğu dönemde, Atatürk’ün Masonluk hakkında konuşulmasından bıktığını söylemesi konuyu kesip atması olarak değerlendirilmelidir. İkinci anlatılan olayda Atatürk’ün yanıtı alaycıdır. Çünkü eldeki veriler onun çok daha geniş masonik geçmişi olduğunu belgelemektedir.

  4. #4
    Bismillah
    Üyelik tarihi
    Dec 2016
    Mesajlar
    6
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    0 Konusuna 0 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    1

    Standart Cevap: Kutsal Kemalist Devlet

    Mustafa Kemal Paşa’nın Anne ve Baba Soyu
    Yazının yasal sorumluluğu yazarınındır. Forum yönetimini bağlamaz.
    Mustafa Kemal’in anne soyu

    Zübeyde Hanım Yahudi dönmesidir.

    Zübeyde Hanım’ın babasının adına herhangi bir kayıtta rastlanamamaktadır (Bir Başka Açıdan Kemalizm , Abdurrahman DİLİPAK , sayfa 40) . Kemalistler yazıyor ki : “Zübeyde Hanım’ın babası Feyzullah Ağa’dır”. Peki ama hangi Feyzullah? Kemalistler bile Zübeyde Hanım’ı Türklüğe bağlamak gayretiyle Selanik’te yirmi bir Feyzullah’tan -Makbule Atadan ve Zübeyde Hanım’ın aktardıklarına uygun- iki Feyzullah bulmuşlar ve “bu ikisinden birisi Zübeyde Hanım’ın babasıdır” demişlerdir: Kaynak; Kemalistlerin pek bel bağladıkları bir kitap :

    Osmanlı Arşivi Belgelerine göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü, Eylül 2014 , Mehmet Ali ÖZ, sf. 196 :

    “Arşiv belgelerine göre; Abdullah oğlu Mehmet Ağa’nın oğulları İbrahim ve Hacı Abdullah Ağaların her ikisinin de ‘Feyzullah’ adıyla çocukları bulunuyor. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın babasının sözü edilen bu iki Feyzullah’tan birisinin olması gerekir. Belgelerden anlaşıldığına göre, Zübeyde Hanım’ın babası Mehmet oğlu Yorgani İbrahim Ağa’nın oğlu Feyzullah’tır. Hacı Abdullah’ın oğlu Feyzullah’ın da, Zübeyde Hanım’ın babası olması muhtemeldir.” (Mehmet Ali ÖZ, Osmanlı Arşivi Belgelerine göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü, Eylül 2014 , sf. 196 ) Belge kesin bilgi verir ama burada hem “belgelere göre budur” deniyor hem de “öteki olması da muhtemeldir” deniyor. Buradan anlaşılıyor ki Kemalistler gerçeği çarpıtarak yazıyor.

    Osmanlı Arşivi Belgelerine göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü, Eylül 2014 , Mehmet Ali ÖZ, sf. 171-172 :

    “Geçmişte, sosyal ve iktisadi hayatımıza dair ne varsa olan herşeyin hemen tamamına yakın bölümünü değişik isimler adı altında çok sayıdaki defterlere kaydetme durumu, Osmanlı döneminde yapılan en iyi işlerden birisidir. Bu tarihi kayıtların tutulduğu defterlerin başında Tapu defterleri, nüfus ve temettuat defterleri gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyeti altındaki tüm şehir, kasaba ve köylerin, hatta yaylak ve kışlakların burada yaşayanların adlarına ve doğum tarihlerine, hangi işle meşgul olduklarına varıncaya kadar hemen herşeyini yazarak kayda geçirmişlerdir. Anadolu’da , Balkanlar’da ve Ortadoğu’da kısacası Osmanlı’nın hüküm sürdüğü her yerleşim yerinin mutlaka kaydedilmiş olduğu defterler vardır.” (Adı geçen eser sf. 171-172 ) . Peki bu kadar bilgi ve belgelerin içinde Zübeyde Hanım’ın ecdadı nerede? Bilinmiyor. Bir insan öksüz yetim de kalsa yedi kuşak soyunu araştırınca öğrenir. Peki ‘Mareşal Gazi Kurtarıcı Ebedi Şef …’ Atatürk’ün neden ‘ata’sı belirlenememektedir? Demek oluyor ki bunlar AÇIKLANMAMASI GEREKEN BİLGİLERDİR. Burada araya çok önemli bir ayrıntı giriyor:

    Zekeriya SERTEL, Hatırladıklarım isimli kitabında "Dönmeler çocuklarını bir eşi Selanik'te bulunan kendi kurdukları Fevziye Mektebi'ne gönderirler." demekte; ve “ https://tr.wikipedia.org/wiki/Şemsi_Efendi_Mektebi ” (Yararlanılan tarih : 17 Haziran 2016) linki ise ; Fevziye Mektebi'ni Şemsi Efendi Mektebiyle ilişkilendirmektedir: "Şemsi Efendi Mektebi (Mekteb-i Şemsi İptidai), Selanik'te Muallim Şemsi Efendi tarafından 1872’de kurulan özel okuldur.Şişli Terakki Lisesi'nin ve Fevziye Mektepleri’nin öncüsü kabul edilir." Bu bilgiler ışığında ; Mustafa Kemal, bir dönme okulu olan Şemsi Efendi okulunda yetişmiştir. Yakın tarihlere kadar, özellikle Osmanlı döneminde dönme okullarına Müslüman çocuklar alınamazdı, alınırsa; dönmeler için sıkıntı olur, dönmeler eğitimini ve propagandalarını rahat yapamazlardı. Müslümanların bir ihbarı ile tüm dönmeler, Sabetay Sevi’nin ölüm yolculuğu gibi bir yolculuğa Osmanlı Devleti tarafından çıkarılabilirdi. Bunun için dönmeler okullarını; Müslüman öğrencilerden yalıtık ve ilgisiz tuttular. Mustafa Kemal de Yahudi dönmesiydi. Bu gerçeğin korkusuyla , daha annesinin babası bile net açıklanamamıştır. Mason Üstadı Yazar Tamer AYAN şöyle yazmaktadır : "Şemsi Efendi, siyasi yönü olan bir Kabala uzmanıydı" ( Tamer AYAN ; Atatürk ve Masonluk sf. 84). Zafer GÜLER, Zübeyde Hanım Tek Kadın adlı kitabının 51. sayfasında da Şemsi Efendi'nin, Mustafa Kemal'in tüm yaşamını DERİNDEN etkilediğini yazmaktadır. Bu durum, Mustafa Kemal’in soy kütüğü üzerine yapılan araştırmaların bir noktada durmasına sebep olmaktadır. Bu durumu, ‘Osmanlı Arşivi Belgelerine göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü’ adlı çalışmasında, Kemalist Mehmet Ali ÖZ, şöyle belirtir : “Atatürk’ün ölümünden bu yana tam 76 sene geçti. Geçen bunca onlarca senelere rağmen kaynaklara dayalı ve teferruatlı olarak sahih ve gerçekçi bir soyağacına sahip DEĞİLİZ. Atatürk’ün soy kütüğüne dair, yeteri kadar bilgilere sahip bulunamadığımızı, bizim için bunun bir eksiklik olduğunu bilmemize rağmen itiraf etmek zorundayız.” (Mehmet Ali ÖZ, Osmanlı Arşivi Belgelerine göre Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü, Eylül 2014 , sf. 71) . Atatürkçü Militanların pek bel bağladıkları kitap böyle yazıyor. Mustafa Kemal ve ailesi Sabetayisttir. Bu yüzden araştırmalar bir noktada durmaktadır. Bunlar kesinleşmiş bilgilerdir. Sabetayist yani DÖNME ; gizli yahudi demektir. Kendisini müslüman gösteren katmerli Yahudilere ‘Sabetaycı’ denilmektedir.

    Bu realiteyi esas aldığımızda, Zübeyde Hanım’ın Darüşşafaka’ya yaptığı bağış vesikasında ‘Sülalemdir’ diye adını andğı kişilerin Müslüman olduğu , fakat Zübeyde Hanım’ın bunlara ya evlatlık alındığı ya da bir şekilde sonradan aileye dahil edildiği anlaşılmaktadır.

    Mustafa Kemal’in baba soyu

    Atatürk, Kemalist Masonik diktatörlük olan TC’nin rejimini kurduktan sonra kendi baba soyunu ve kendi doğum tarihini net öğrenmek için umumi katibi Hasan Rıza SOYAK’ı görevlendirmiştir (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde yapmış olduğumuz çalışmalarda Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat babası hakkında kendisinin araştırma yaptırmış olduğunu tespit ettik.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü – Osmanlı Arşivi Belgelerine Göre – Mehmet Ali ÖZ , sayfa 33) . Bir subay düşünün ki, onyıllardır baba soyunu ve doğum tarihini merak etmeden yaşamış.. Ya da Anadolu’yu kandırmak için kendine şecere arıyor! Demek ki Mustafa Kemal’in doğumu, karanlık bir müdahalenin eseridir.

    Mustafa Kemal Atatürk'ün aslen Larissa-Teselya-Tırnovalı olduğunu , Kemalist N. Nazif TEPEDELENLİOĞLU, kitabında tanıklarıyla beraber anlatmaktadır. Makbule Atadan ya da Zübeyde Hanım'ın , ve Atatürk konusunda her kesimin rivayetine önemle yaklaşılırken neden Mustafa Kemal’in hemşehrilerinin rivayetlerine önem verilmez… Dr. Rıza Nur’un naklettiklerini alıntılıyoruz : “İhtiyar Teselyalıların rivayeti şudur : Mustafa Kemal’in anası, Selanik’te kerhanede imiş. Yenişehir Tırnovasından ve oranın ileri gelen kabadayılarından Abdoş Ağa Selanik’e gelir, bu kadını görür, alır götürür. Orada piç olarak Mustafa Kemal doğar.” Bundan sonra Mustafa Kemal, -bkz. Aşağıda Selanik Asliye Hukuk Mahkemesinin Adet/451 numaralı İlam kararından anlaşıldığı üzere- , tekrar Selanik’e annesi ile yerleşir ve annesi Zübeyde , genelevine tekrar girer. Bir süre sonra yine Abduş Ağa ile anlaşıp genelevinden çıkar. “İhtiyar Teselyalıların rivayeti şudur : Mustafa beş yaşlarında iken Abdoş ölmüş, anası oğlu ile Selanik’e gelmiş. Mustafa , mektebe girmiş. Anası Gümrük kolcusu Ali Rıza ile evlenmiş.” N. Nazif TEPEDELENLİOĞLU diyor ki : “Mustafa Kemal’in biraz büyücek bir çocuk olduğu günlerde dahi bu kasabaya tekrar gitmiş olduğunu masa konuşmaları esnasında duymuş olanlar vardır. Mesela Mustafa Kemal Türkiyesi’nin Hariciye vekili Dr. Tevfik Rüştü ARAS bu ciheti pekala hatırlamaktadır.” Mustafa Kemal’in baba soyu ; aşağıda bulacağınız Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi kararına göre Abduş Ağa’dan öte belirlenememektedir. Yani Mustafa Kemal, hem veled-i zina hem –anne tarafından- yahudidir.



    Selanik’te Abduş adındaki bir kabadayı öldüğü vakit onun mirası tartışma mevzusu olmuştur. Zübeyde adındaki kadın ; Abduş’un karısı olduğunu iddia eder, Abduş’tan kalan mirasın tamamının kendisine ait olduğunu ve oğlu Mustafa’nın Abduş’un oğlu olduğunu söyler. Bunun üzerine Abduş’un akrabaları bu duruma karşı çıkarak, Zübeyde Hanım’ın genelevde çalıştığı ve Abduş ile anlaştığı vakit Zübeyde’nin oğlu Mustafa’nın iki yaşında olduğunu iddia ederek; bu söylenenlerin doğruluğu için Zübeyde Hanım’ın çalıştığı geneleve sorulmasını mahkemeden isterler. Mahkeme de gerçekten geneleve yazdığı tezkerenin cevabında , Zübeyde hanımın genelevde çalıştığı ve Abduş’la beraber anlaşıp çıktığı malumatı üzerine , Zübeyde hanımın miras davasının reddine karar verir.

  5. #5
    Bismillah
    Üyelik tarihi
    Dec 2016
    Mesajlar
    6
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    0 Konusuna 0 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    1

    Standart Cevap: Kutsal Kemalist Devlet

    Resmî tarihin yazdığı gibi gümrük memuru olan Ali Rıza Efendi, Mustafa Kemâl'ın babası değildir. Ali Rıza, Mustafa Kemâl'ın üvey babasıdır. Mustafa Kemâl 5 yaşında iken anası Zübeyde ; Ali Rıza namındaki şahısla evlenmiştir. Gelelim Mustafa Kemâl'ın gerçek babasına.

    Adana müftüsü Cemâleddin Hocaoğlu (rh.a) 1988 senesinde Ümmet Gazetesinde bir Vesikâ (Osmanlı mahkeme kararı) neşretti. Bu Osmanlı Mahkeme kararına göre, Mustafa Kemâl'ın annesi olan Zübeyde ; beraber yaşadığı kişi Abduş ölünce, Selânik’teki Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak kendisinin onun karısı olduğunu ve oğlu Mustafa da ondan olduğunu iddiâ ederek miras davası açıyor. Ölenin (Abduş'un) kardeşleri ise bu duruma itiraz ederek Zübeyde'nin Abduş'un karısı olmadığını ve genelevden odalık aldığını ve odalık aldığında Zübeyde'nin 2 yaşında çocuk sahibi olduğunu mahkemeye bildiriyorlar. Mahkeme de geneleve soruyor ve gelen cevapta da Zübeyde'nin 1 Temmuz 1881'de oğlu (Mustafa Kemal) ile beraber geneleve girdiği, 23 Nisan 1882'de ölen kişi tarafından genelevden çıkarıldığı belirtiliyor. Böyle olunca mahkeme, Zübeyde'nin davasının reddine karar veriyor.
    Selânik Asliye Hukuk Mahkemesi

    İlâm karar numarası adet: 451

    Abduş’un ölümünden sonra Zübeyde Abduş’un karısı olduğunu ve oğlu’da Abduş’un oğlu olduğunu iddiâsı ile açmış olduğu miras davasında Abduş’un kardeşleri, mahkemeye vermiş oldukları iddiânamede Zübeyde’nin Abduş’un karısı olmadığını ve umumhâneden (genelevinden) odalık aldığını ve oğlu Mustafa iki yaşında kucağında olduğunu ve Abduş’un bilavelet (hiç çocuğu olmadan) öldüğünü iddiaları ile keyfiyetin umumhâneden sorulmasını talebleri üzerine umumhâneye yazılan tezkerenin cevabında Zübeyde’nin oğlu ile beraber 19 Haziran 1297’de (Miladi 1 Temmuz 1881) umumhânemize dühul edip Yenişehirli(Teselya-Larissa) Abduş isminde bir kabadayı ile anlaşıp 11 Nisan 1298’de (Miladi 23 Nisan 1882) umumhânemizden huruc etmiştir (çıkmıştır). Bu yazıya istinaden Zübeyde’nin davasının reddine karar verilmiştir.

    22 Kanunîevvel 1298
    (Miladi 3 Ocak 1883)

    20 kuruşluk pul – Hakim (Mühür) – A’za (Mühür), A’za (Mühür)

    NOT: Mustafa Kemal, annesinin cenaze törenine katılmamıştır.

    BELGEYE İTİRAZ : “Sözde 'belge'de 20 kuruşluk pul vardır. O yıllarda buğdayın kilosu 0.66 kuruştu! (Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları, sf. 133) Basit bir veraset ilamına "20 kuruşluk pul", pek sırıtan bir uydurmadır!”

    İTİRAZA YANIT : Bu zamanda (2013) da buğdayın kilosu yaklaşık 0.66 TLdir. Pulun değerini günümüze uyarlarsak pulun değeri 20 TL’ye denk düşmektedir. Yani hukuk alanında kullanılan pul (posta pulu değil ! mahkeme pulu) değeri bakımından hiç de iddia edildiği gibi bir olumsuzluk yoktur. Bu Osmanlıca belgedeki pulun değeri normaldir. Ayrıca ; Selanik; kapitülasyonların getirdiği serbesti ile özellikle İstanbul rejimine karşı örgütlenmelerin çok geliştiği bir sanayi ve özellikle ticaret şehriydi. Osmanlı Devleti’nde ise ; 2. Mahmut ile başlayan batılılaşma, kendisini heterojen bir yapıda gerçekleştirdi. Ekonomik olarak da farklı eyaletlerde farklı yaşantılar , sosyal durumlar ve buna bağlı hukuksal prosedürler oluştu. İstanbul ile Selanik arasında da ekonomik farklılık gerçeği vardır. Yukarıdaki Osmanlıca mahkeme kararındaki 20 kuruşluk pul, Selanik ve yöresi için hukuksal bir prosedürdür.

    BELGEYE İTİRAZ : O dönemde ki (1883) mahkeme kararların’da pul yok.

    İTİRAZA YANIT : 11 Şevval 1290 (2 Aralık 1873) tarihli Resmi damga Nizamnâmesi gereğince bütün resmî evraka vasfına göre pul yapıştırma mecburiyeti vardı.

    Kaynak: Düstur,Tertip 1,Cilt 3üstur,Cild-i salis. Sayfa 302

    BELGEYE İTİRAZ : Osmanlı'da aile, miras ve nesep davalarına her devirde Şer'iye mahkemeleri bakmıştır. Tanzimat'la başlayan hukuk reformları sürecinde, 1867 tarihli Divan-ı Ahkam-ı Adliye Nizamnamesi, bu konulara Şer'iye mahkemelerinin bakacağını kesin olarak belirtmiştir. Asliye mahkemelerinin temelini oluşturan Nizamiye mahkemelerinin görev alanı ise ticaret, borçlar, gayrimenkul gibi davalardır. 1871'de bu görev bölümüne ilişkin yasa çıkmıştır.

    (Şer'iye Sicilleri 1. Cild Sf. 77–79 Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yayınları, İstanbul 1988)

    Zübeyde Hanım bir miras davası açmış ve bu sebeple Mustafa Kemal'in babası mahkemece araştırılmış olsaydı, bu işe "Selanik Asliye Mahkemesi" değil, "Selanik Şer'iye Mahkemesi"bakacak ve "ilam" (karar) verecekti.

    İTİRAZA YANIT : Osmanlı’da Asliye mahkemeleri 1846 yılında kuruldu [1]. Asliye Hukuk ise 1879 senesinde Nizamiye mahkemeleri tarafından meydana getirildi. Dolayısı ile Asliye Hukuk Mahkemeleri'nin temelini Nizamiye mahkemeleri oluşturmuştur. 18 Haziran 1879 tarihli Mehâkim-i Nizâmiye Teşkilat Kanununa göre Nizamiye mahkemeleri iki çeşittir: biri ceza,diğeri ise hukuk mahkemeleridir. Ceza ve hukuk mahkemeleri de iki derecedir.

    Birincisi: “Asliye mahkemeleridir”. Bu asliye mahkemeleri de hukuk,ceza,ticaret mahkemeleri olmak üzere üç kısımdır. Her kazâda bir asliye mahkemesi vardır.[2]

    İkincisi: İstinaf mahkemeleridir. Vilayet merkezi olan her kazada bir isti’naf mahkemesi vardır. Bütün bunların üstünde bir de temyiz mahkemesi bulunur. Temyiz mahkemesi ceza ve hukuk nâmıyla iki daireye ayrılmıştır.[3]

    Ayrıca 1879’senesinde asliye hukuk mahkemelerinde uygulanmak üzere, 1807 tarihli Fransız Hukuk Yargılama Kanunu’na dayanılarak, Usul-ü Muhakeme-i Hukukiye Kanun-u Muvakkat’ı [4] çıkarılmıştır. Asliye hukuk mahkemelerinde uygulanan fransız medeni kanunu olan Usul-ü Muhakeme-i Hukukiye Kanun-u Muvakkat’ı 4 Ekim 1927’ye kadar yürürlükte kalmıştır [5]. Aynı yıl yani 1879 senesinde, 1808 tarihli Fransız Ceza Kanunu olan Usul-i Muhakemat-ı Cezaiye Kanunu [6] tercüme edilerek asliye ceza mahkemelerinde uygulanmıştır.

    Osmanlı’da 1879 senesine kadar asliye mahkemeleri “bidâyet mahkemeleri” olarak isimlendiriliyordu. Lakin 1879 yılında ilk defa Osmanlı’da yeni bir usul kanunu çıktı. Nizamiye Mahkemeleri’nin teşkiline dair bu kanun, ülkemizde o zamana kadar hiç bilinmeyen savcılık, noterlik gibi müesseselerin de ortaya çıkmasını sağladı. Sulh, asliye, ticaret mahkemesi kavramları da ilk defa bu yasayla ortaya çıkmış oldu. [7]

    Sonuç: Osmanlı’da 1879 senesinden itibaren Asliye hukuk mahkemeleri de aile, miras ve nesep davalarına bakıyordu ve Asliye hukuk kavramları da kullanılıyordu. Mustafa Kemal veledi zinadır, mahkeme kararı doğrudur.

    Kaynaklar:

    [1]: Doç. Dr. Necati CEMALOĞLU; OSMANLI DEVLETİ’NDE YAPILAN TANZİMAT REFORMLARININ EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ, UYGULAMALARI VE SONUÇLARI (1839-1876) sayfa: 155-156

    [2]: Düstur,Tertip 1,Cilt 4üstur,Cüz-i Rabi’ ,İstanbul,1296 sayfa: 245.

    [3]: Düstur,Tertip 1,Cilt 4üstur,Cüz-i Rabi’ ,İstanbul,1296 sayfa: 235 - 250

    [4]: Düstur,Tertip 1,Cilt 4üstur,Cüz-i Rabi’ ,İstanbul,1296 sayfa 261

    [5]: ANSAY Sabri Şakir, Hukuk Yargılama Usulleri, Ankara, 1950, sayfa. 10

    [6]: Düstur,Tertip 1,Cilt 4üstur,Cüz-i Rabi’ ,İstanbul,1296 sayfa 136

    [7]: Mersin İstiklal günlük internet gazetesi ''BARO’DAN “AVUKAT HAKLARI” SEMİNERİ'' Tarih: 04.04.2013

    http://www.mersinistikbal.net/guncel...l#.UkbR3IZ7Lh4

    Ayrıca bakınız: Usul-ü Muhakeme-i Hukukiye Kanun-u Muvakkat’ı şerhi, yazar: Yorgaki,Şevket, Matbaai Ebuzziya, 1304.

    BELGEYE İTİRAZ : SÖZDE ''belge'' nin içeriği ve şekli de "ilam" denilen belgelere aykırıdır. Abdülhamid döneminde hukukun laikleştirilmesi reformlarından biri olarak çıkarılan 1879 tarihli "Senedat-ı Şer'iyenin Suret-i Tanzimi" adlı "Talimat"ta "ilam"ların nasıl yazılacağı belirtilmiştir:

    "İlam"da davalı ve davacının ana baba adları, şöhret, meslek ve ikametleri, delillerin niteliği mutlaka yazılır. Zabıt katibinin ve hakimin imza ve mührü şarttır. "Sicil kaydı" numarası bulunur.

    (Bkz. Prof. Ahmet Akgündüz, İslam ve Osmanlı Hukuku, sf. 777 - 782)

    İTİRAZA YANIT : Söz konusu olan "Senedat-ı Şer'iyenin Suret-i Tanzimi" Şer’iye mahkemeleri için çıkmıştır. Asliye mahkemelerinin temelini oluşturan Nizamiye mahkemelerini bu Talimat bağlamaz.

    BELGEYE İTİRAZ : 1845 askeri okullar kararı na göre nesli belli çocukların kayıtları alınması zorunluydu. Selânik mahkemesinin kararını devletin bilmemesi gibi bir saçmalık olabilir mi?

    İTİRAZA YANIT : Islâhat Fermânı (Hatt-ı Hümâyûn) Bâb-ı Âli tarafından ilân edilen Islâhat Fermânı , Kırım Savaşı' nın ateşkesinden 18 gün sonra, 18 Şubat 1856' da ilân edilmiştir. Bu fermânın amacı, millet sistemini kaldırarak bütün din topluluklarının eşit vatandaşlık hakları sağlayarak müslüman ve gayrimüslim Osmanlı tebâası arasında tam bir eşitlik sağlamaktır. Böylece Millet-î Rûm haricinde gayrimüslimlere de devlet kademelerine memur olma yolu açılmıştır. Din değiştirme hakkı kabul edilmiş, İslâm' dan çıkmanın ölüm cezasıyla cezalandırılması usulüne son verilmiştir. Gayrimüslimlere askeri okullara gitme hakkı tanınmıştır. Ayrıca uygulanan vergilerde (bkz. cizye) de bir eşitlik sağlanmıştır. Bu anlamda 15. madde ile eşit haklar beraberinde eşit yükümlülükler getirir düşüncesi getirilmiştir. Böylece gayrimüslimlerin de askerlik yapma yükümlülüğü doğmuş, askerlik yapmak istemeyenlere de askerlik vergisi olan ( bedel-i askerî ) olanağı sunulmuştur. Bu yeni uygulama sayesinde müslüman tebâa da para karşılığında ( bedel-i nakdî ) askerlik görevinden muaf olma şansını yakalamıştır. Mustafa Kemal’ın durumu o günlerde elbette biliniyordu, ancak Selânik gibi içinden geldiği toplumun batılılaşma ve İttihat ve Terakki sempatizanı çevreler olması, onun "saygın" bir asker olduğunu Türk toplumuna kabul ettirmeyi geciktirmemiştir. Zaten hukuken’de bir mani yoktu, zira Islâhat Fermânı sayesinde her Osmanlı vatandaş orduya girebiliyordu.

    BELGEYE İTİRAZ : Kağıdın rengi bozulmamış, yazılar hasar görmemiş, 110 yıllık belgede bu olanaklı değildir.

    İTİRAZA YANIT : Türk-İslam devletlerinde öteden beri yazılı ve yazısız kağıda hürmet fevkalade idi. Bilhassa kul hakkı geçmesi tehlikesi sebebiyle devlet evrakının muhafazasına daha çok ehemmiyet verilirdi. En büyük Türk-İslam devletlerinden biri olan Osmanlılar da aynı ananenin devamı olarak devlet evrakını en müstesna yerlerde muhafaza etmişlerdir. Osmanlı Devleti'nde modern manada milli arşivcilik konusunda ilk ciddi teşebbüs, devrin maliye nazırı Safveti Paşa' nın 1845'te Enderun'daki tarihî vesika ve defterleri bir tertip içine almaya çalışması ile görülür. Tam manasıyla modern arşivcilik ise, 1846'da Hazine-i Evrak Nezareti'nin kurulmasıyla başlar ve bugünkü Başbakanlık Arşivi' nin çekirdeğini teşkil eder. Aynı sene Bab-ı Ali' nin iç kısmında yüksekçe, rutubetsiz bir yer seçilerek ve özel olarak imal edilen tuğla ile mükemmel bir bina yapıldı. Nezaretin başına Hazine -i Evrak Nazırı olarak sadaret mektupçusu Esseyyid Hasan Muhsin Efendi tayin olundu. Türkiye'de modern arşivciliğin mimarı bu zattır denilebilir.

    BELGEYE İTİRAZ : Evli bir kadın, babalık davası açabilir mi?

    İTİRAZA YANIT : Kemalistlerin iddiâ ettiği gibi Zübeyde 1871’de Ali Rıza ile evlenmedi. 1885 yılında yani Mustafa Kemal 5 yaşında iken Ali Rıza ile evlenmiştir Zübeyde. Ayrıca Mustafa Kemâl 1881'de değil, 1880 senesinde doğmuştur.

    BELGEYE İTİRAZ : Osmanlı’da genelev var mıydı? Osmanlı' da fuhuş yasaktır. İslam hukukuna göre zina kabul edilir ve ağır cezası vardır. Fuhuşu önlemek için padişahlar sık sık ferman çıkarırlar. Esir ticaretinin kaldırıldığı 1858 yılına kadar, çok yoksullar dışında erkekler bir fuhuş ortamına ihtiyaç duymazlar. Dört kadınla evlenebilmekte ve ayrıca esir pazarından "yataklık" kadın alınabilmektedir. Esir ticaretinin kaldırılmasından sonra, büyük kentlerde, fuhuş üzerindeki baskıda bir gevşeme olur. Gizli randevuevleri ortaya çıkar. Devlet değil, kent yöneticileri görmezlikten gelir, rüşvet karşılığında çalışmalarına göz yumulur. Rüşvetle göz yumulur ama, onun da koşulu vardır: Sermaye olarak Müslüman kadın çalıştırılmayacaktır. Ve bunun denetimi yapılır. Müslüman sermaye çalıştıran yere göz yumma biter ve yakalanan kadına çok ağır ceza verilir. İstanbul' da bu şekilde yakalanan bir Müslüman kadının, ceza olarak, cinsel organının kesilmesi olayı ünlüdür. Sonuç: Osmanlı' da devletten izinli, ruhsatlı, meşru genelev yoktur.

    İTİRAZA YANIT : Osmanlı yıkıldı da boşuna mı yıkıldı?. Osmanlı Devleti İslamiyet’ten taviz verdiğinden dolayı yıkılmıştır. 1858 yılında Osmanlı’da maalesef eşcinsellik suç olmaktan çıkmıştır. Gelelim genelev meselesine. Bakınız bu hususta Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2010/2, Sayı:12 nüshasında ‘’TANZİMAT SONRASI FUHUŞ HADİSESİNE YAKLAŞIMDA YAŞANAN DEĞİŞİM’’ başlığı altında Engin Kirli ne yazıyor: Osmanlı Devlet’inde fuhşun ve umumhanelerin yayılması başta frengi olmak üzere zührevi hastalıkların da salgın şeklinde görülmesine yol açtı. Hükümet kendi kontrolündeki umumhanelerde fahişelerin hastalıklarını teşhis edip tedavi olana kadar işten el çektiriyordu. Ancak, devletin kontrolü altında olmayan umumhaneler de tüm engellemelere rağmen bir yolunu bulup kaçak yollardan faaliyetlerini sürdürüyorlardı . Hükümet kaçak umumhaneler işletildiğini biliyordu. Fındıklı Pişgahı’nda Rusya Sefaret Vapurları’nın tayfaları arasında frengi hastalığının yayılması olayında hükümet, kaçak olarak faaliyet gösteren umumhanelere gitmeleri sebebiyle tayfaların hastalanmış olabileceğini belirtiyordu. Hasta fahişelerin, çalışma iznini belirten vesikası ellerinden alını yor ve tedavi olana kadar memleketlerine gönderiliyordu.

    Kaynak: Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yil: 2010/2, Sayı:12 nüshasında ‘’TANZİMAT SONRASI FUHUŞ HADİSESİNE YAKLAŞIMDA YAŞANAN DEĞİŞİM’’ sh.48

    başka bir kaynak daha verelim: Prof.Dr. Ali AKYILDIZ’ın editörlüğünde yayınlanan “Osmanlı Devleti’nde yenileşme hareketleri (1876-1918)” bakınız ne yazıyor:

    1853-56 Kırım Savaşı’ndan sonra Sosyal yapıdaki değişimin yansımalarıdan biri de fuhşun yaygınlaşmasıydı. Esas itibarıyla fuhuş her dönemde her toplumda mevcuttu. Savaş yıllarında artan fakirlik, işsizlik ve özellikle 93 Harbi sonrasındaki yoğun göçlerin yarattığı kozmopolit şehir hayatı, fuhşun beslendiği kaynaklardı. İnsan ticaretinin ve iş vaadiyle kandırılan kadınların beslediği fuhuş sektörü gelişme imkânı buldu. İdareciler, mahallelerinde genelev (umumhane) veya randevu evi (koltuk) bulunan halkın şikâyeti karşısında buraları kapatma veya bu insanları tutuklama gibi sert önlemlere başvurmadılar; çünkü, yeri bilinen ve denetlenebilen bu tür mekânların kapatılması halinde, fuhşun evlere ve sokaklara taşacağı ve kontrolden çıkarak kente yayılacağı fikrindeydiler. Bu nedenle şikâyet halinde, fuhuş yapılan yerlerin sertçe uyarılmasıyla yetinilirdi. Sosyal rehabilitasyon kapsamında hayat kadınlarını askeri dikimevlerinde istihdam edip namuslu bireyler olarak topluma kazandırmak gibi projeler başlatıldıysa da sonuçlandırılamadı.

    Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3045
    AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1994

    OSMANLI DEVLETİ’NDE YENİLEŞME HAREKETLERİ (1876-1918) sayfa: 177

    Yazarlar: Prof.Dr. Zekeriya KURŞUN (Ünite 1), Prof.Dr. Ali AKYILDIZ (Ünite 2, 5), Yrd.Doç.Dr. Gültekin YILDIZ (Ünite 3), Prof.Dr. Cemil ÖZTÜRK (Ünite 4), Doç.Dr. Davut HUT (Ünite 6), Doç.Dr. Yüksel ÇELİK (Ünite 7, 8)

    Editör: Prof.Dr. Ali AKYILDIZ

    BELGEYE İTİRAZ : Osmanlı Devleti'nde asliye hukuk mahkemesi diye bir kavram yoktur.

    İTİRAZA YANIT : 1879 yılında ilk defa Osmanlı’da yeni bir usul kanunu çıkıyor. Nizamiye Mahkemeleri’nin teşkiline dair bu kanun, ülkemizde o zamana kadar hiç bilinmeyen savcılık, noterlik gibi müesseselerin de ortaya çıkmasını sağlıyor. Sulh, asliye, ticaret mahkemesi kavramları da ilk defa bu yasayla ortaya çıkıyor.

    Kaynak:

    Mersin İstiklal günlük internet gazetesi ''BARO’DAN “AVUKAT HAKLARI” SEMİNERİ'' Tarih: 04.04.2013

    http://www.mersinistikbal.net/guncel...l#.UkbR3IZ7Lh4

    [IMG]file:///C:/Users/User/AppData/Local/Temp/msohtmlclip1/01/clip_image001.jpg[/IMG]

    Mersin İstiklal günlük internet gazetesi'nin fotoğrafı.

    [IMG]file:///C:/Users/User/AppData/Local/Temp/msohtmlclip1/01/clip_image002.jpg[/IMG]
    Fotoğraf'da görmüş olduğunuz bina OSMANLI DÖNEMİNDE Selânik'te ''Asliye mahkemesi'' olarak ta kullanılmıştır.

    KAYNAK: Selanik'te Osmanlı Miras Turları WTS (World Travel Service) Thessaloniki Many stories, one heart sayfa: 8

    Kemalistler hani ''Asliye mahkemeleri'' yoktu Osmanlı'da ?

    Osmanlı'da Asliye Mahkemeleri vardı ve 1879 senesinden itibaren bal gibi ''ASLİYE'' tabiri kullanılıyordu Osmanlı topraklarında.

    BELGEYE İTİRAZ : Belge’de Rumî takvim kullanılmış. O dönemde (1883) adliyelerde Hicri takvim kullanılırmış.

    İTİRAZA YANIT : Tanzimat Dönemi'ne kadar Osmanlı Devleti'nde Hicrî takvim her sahada resmî takvim olarak kullanılıyordu. Yılbaşı 1 Muharrem'di. Tanzimat döneminde, 13 Mart 1840 Miladî tarihi, 1 Mart 1256 Cuma günü olarak Rumî takvimin yılbaşı kabul edildi. Bu tarihten sonra çift takvim uygulaması başladı, aynı anda hem Hicrî takvim hem de Rumî takvim 1870 miladî yılına kadar birlikte uygulandı. Hicrî takvim ay yılına göre, Rumî takvim ise güneş yılı esaslı hesaplandığı için, Hicrî takvimde senenin son günü rumî takvimin çakışan senesinden her yıl 11 gün daha geriye düşüyordu. İkililiğin önlenmesi için o tarihten sonra (1870 senesinden sonra) artık sadece Rumî takvim kullanılmaya başlandı.

    Prof. Dr. Neşet ÇAĞATAY'ın araştırmalarına göre ise Osmanlı'da rumî takvim 1839 yılından itibaren bütün resmî kayıtlarda kullanılmaya başlandı.

    Prof. Dr. Neşet ÇAĞATAY diyor ki: Hicrî. 1255 (Miladi. 1839) dan sonra bütün resmî ve mâlî kayıtlar için artık mâlî (rumî takvim) yıl resmen kullanılmaya başlanmıştır. Ama yine de, tanzimattan sonra yurttaşa nüfus cüzdanı vermeye başlanması işinde bu cüzdanlara kimi nüfus memurları hicrî yılı, kimileri de rumî yılı yazarak bu işte karışıklığın sürmesine neden olmuşlardır. Bu karışıklık Osmanlı İmparatorluğu’nda ikinci meşrutiyet yönetiminin son yıllarına dek sürmüş, devlet işlerinde ve yazışmalarda hem hicrî kameri, hem mâlî (rumî) yıl birlikte kullanılmıştır.

    Kaynak: Prof. Dr. Neşet ÇAĞATAY; Eski Çağlardan bu yana zaman ölçümü ve takvim sayfa 136

    Not: Rûmî takvime ''mâlî takvim'' de denilir.

    BELGEYE İTİRAZ : Selânik mahkeme kararında birçok imlâ hatası var, bunun tezahürü nedir ve bir mahkeme kurumu için olanaklı durum mudur?

    İTİRAZA YANIT : Tanzimat Sonrası Osmanlı Devleti'ndeki hukuksal ve sosyal evrim; devletin tüm kurumlarını altüst etmiş. Hukuksal evrimde; örneğin Osmanlıca (mahkeme) kararında ki yazım ve görüş üslubunun yapısı olsun veyahut ta Hakimlerin ve âzâlarının eğitim yapısı olsun, Osmanlı'nın o dönemde ki karmaşıklaşan heterojen yapısının prototipi özelliğinden kaynaklanmaktadır.

    Bakınız Prof Dr. Ekrem Buğra Ekinci ''Osmanlı Mahkemeleri - Tanzimat ve Sonrası'' isimli eserinde bu hususta ne yazmakta...

    ''Ne olursa olsun, hukuka âşinâlık bakımından şer’iyye mahkemesi hâkimleri ile en basit hukukî meseleleri anlamayan, hattâ >okuma-yazması< bile bulunmayan nizâmiye mahkemesi >âzâları< arasında mukayese bile mümkün değildi.''(1)

    Evet yanlış okumadınız. Asliye mahkemelerinin temelini oluşturan Nizamiye mahkemelerinde okuma-yazma bilmeyen ‘âzâ'lar bulunuyordu. Elbette bu mahkemelerden çıkan ilâmlarda imlâ hatası olur ve olacaktı. Bu gayet normaldir o dönemin şartlarında. Peki nizamiye (asliye) mahkemelerinin âzâları nasıl teşekkül ediyordu ?.

    Birde bunun cevabına bakalım:

    ''Tanzimat devrinde nizâmiye mahkemeleri kurulmuş, faaliyette bulunan umumî mahkemeler ise şer’iyye mahkemeleri ismini alarak görev alanları daraltılmıştır. >Halk< tarafından seçilmis >üyelerden müteşekkil< bu >mahkemelerde<, halkın umumî meselelere iştirakî ve menfaatlerini bizzat koruması imkânı getirilmiştir.'' (2)

    Evet Nizamiye (asliye) mahkemelerinin âzâlarının halktan seçilmiş olması ve bunların da çoğunun okuma-yazması bile olmaması, ilâmlarda imlâ hatasına yol açmıştır.

    Son olarak bakınız Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci Asliye mahkemelerinin temelini oluşturan nizamiye mahkemeleri üyeleri hakkında ne yazıyor:

    ''Nizamiye Mahkemesi denilen bu yeni mahkemelere >ehil< hâkim olmadığı için kadılar riyaset ederdi. Ayrıca halktan seçilmiş biri Müslüman, diğeri >gayrimüslim iki âzâsı< vardı.''(3)

    Kaynaklar:

    1: Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci ''Osmanlı Mahkemeleri Tanzimat ve Sonrası’’ sayfa: 154 / Arı Sanat Yayınevi 2004

    Ayrıca Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin web sitesinden ''Osmanlı Mahkemeleri Tanzimat ve Sonrası’’ PDF’den sayfa 81’de okuyabilirsiniz:

    http://www.ekrembugraekinci.com/pdfs/osmmah.pdf

    2: İç Denetim Birimi Başkanlığı Sulh - Asliye Ayrımı / İnceleme Raporu sayfa: 3/38. Tarih Ankara - 12.10.2011 İbrahim DEMİRTAŞ / Hâkim / Bakanlık İç Denetçisi

    3: Dünden Bugüne Gazetesi 10.03.2010 / YARGI REFORMUNU OSMANLI DA YAPMIŞTI.

    BELGEYE İTİRAZ : Belge Osmanlıca değil Çağdaş Türkiye Türkçesi ile yazılmıştır.

    İTİRAZA YANIT : Bunu iddiâ eden kişi gazeteci Murat Bardakçı'dır. Bardakçı ne hikmetse bunu ileri sürdü lakin vesikâyı bire bir okuyamadı. Peki neden ?. Kendisi'de biliyor ki şayet Selânik mahkeme kararını bire bir okusaydı hemen yalanı ortaya çıkacaktı ve anlaşılacaktı ki söz konusu olan vesika Osmanlı Türkçesi’dir.

    Selânik mahkeme kararında ki:
    bilâvelet
    dühul
    huruc
    kelimeleri bugün ki çağdaş Türkiye’de kullanılmıyor, o kelimeler Osmanlı döneminde kullanılıyordu.

    ***

    Ayrıca ; Şer'iye mahkemeleri ile birlikte 18.06.1879 tarihinden itibaren Asliye mahkemelerinin temelini oluşturan Nizamiye mahkemeleri de bakıyordu aile, miras ve nesep davalarına. Bu iki mahkemenin arasında ama sadece bir fark var idi. O fark şu idi

    Müslüman yurttaşlar davalarını Şeriata (İslam hukukuna) dayalı Şer’iyye Mahkemelerinde baktırıyordu. Gayri-müslim (müslüman olmayan) yurttaşlar ise davalarını batı anlamında adalete dayalı ve Asliye mahkemelerinin temelini oluşturan Nizamiye Mahkemelerine baktırıyordu.

    Söz konusu olan mahkeme kararı 22 Kanuni-evvel 1298 (rûmî) tarihinde yazılmıştır ki bu da 3 Ocak 1883 Tarihine tekabül ediyor. Demek ki Belge tam olarak incelenirse görülüyor ki Mustafa Kemâl Paşa’nın annesi Zübeyde Müslüman kadını değilmiş. Müslüman bir kadın olsaydı davasını Şeriata (İslam hukukuna) dayalı Ser’iyye Mahkemesine baktırırdı. Ama o gayri müslimlerin baktırdığı batı anlamında adalete dayalı Asliye mahkemesine baktırmış davasını.

  6. #6
    Bismillah
    Üyelik tarihi
    Dec 2016
    Mesajlar
    6
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    0 Konusuna 0 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    1

    Standart Cevap: Kutsal Kemalist Devlet

    RIZA NUR MESELESİ

    Bizim Mustafa Kemal Atatürk adına yapılan sosyal ve psikolojik katliamlarla hesabımız vardır. Toplumdaki sosyal travmanın & psikolojik buhranın sebebinin Şeriat olduğunu iddia edecek kimse yoktur. Öyleyse hangi rejim gırtlağımıza kadar bizi sıkıyor; anayasada yazıldığı gibi , istediği zaman yaşama hakkımızı elimizden alıyor ve bizi birkaç mafya ailesinin hazırladığı Kemalist Terminolojinin muğlak kavramlarında birbirimize kırdırtıyor ise onların beslendiği kaynak olan Atatürkçülüğü eleştirmek da yurttaşlık vazifesidir. Bu noktada Mustafa Kemal, ardında bıraktığı milyonlarca kişinin ahından gözyaşlarından kanından ve canlarından Özel Harp Dairesi somutunda sorumludur. Çünkü işlenen her cinayet yapılan her kavga halkın rejime ayak uyduramamasından kaynaklanmakta ve bizi vatan haini , piç ilan edenlerin ise Atatürkçü bir Militan oldukları görülmekte , bu durumda bize bir cevap hakkı doğmaktadır.

    Bu bölümde de Turgut ÖZAKMAN adındaki Atatürkçüye cevap vererek bir nebze olsun nefsi müdafaa etmek istiyoruz.

    Derdimiz budur.

    Bir rejimin kurucusu eleştirilecekse , eleştiri ortamında o kişinin kurduğu rejim; kanun koymamalıdır. Özgür ve çok serbest bir tartışma ortamı oluşturulmalı ve rejimin kurucusuna ; rejimin terminoloji ve kaynak kitaplarının dışından bakılmalıdır.

    Atatürkçülerin yanaşmadıkları budur.

    Üstelik bilim ve akıl adına bunu yaparlar!

    Bu yüzden Atatürk Türkiyesi’nin Gizli Celse Zabıtları, Harp Tarihi Dairesi yayınları gibi yalaka ve güdük sözde belgeleri belge olarak göremeyiz. Çünkü eninde sonunda Atatürk’ü övme noktasında tarihi tersyüz ederler. Sonradan zabıtlara bir çok yazılı operasyon yapmak Dünya Tarihi’nde yeni bir olgu değildir. Kuran’ı yasaklayıp alfabeyi Latinleştirenler, zabıtları tahrif edemez mi? Devlet paralelinde yayınlanan hiçbir yayını güvenilir bulmuyoruz.

    1-Turgut ÖZAKMAN diyor ki: “(Rıza Nur’un hatıratını yayımlayan) Yayınevi, Rıza NUR’un British Museum’a verdiği dört yazmanın tamamını değil, yalnız Atatürk aleyhinde olanları seçip yayınlamıştır (Dr. Rıza Nur Dosyası , Turgut ÖZAKMAN sf.8 )

    Defalarca yayınevi tarafından belirtildiği üzere amaç tarihte bilinmeyen bir noktanın olmaması gayesidir. Yayınevi, ‘SON SÖZ’de “Rıza Nur’un elyazısıyle üçyüz sahife kadar tutar ve gayri siyasi mahiyette olan şiir ve nesirler , Birinci ciltte dercedildiği için tekrarlamama maksadıyle Vasiyetnamem, Namık Kemal’in şiirlerinin sadeleştirilmiş şekli olan Rüya adlı ek, Klod Farrer’e yazılmış olup Fransızca aslı dercedilmiş olan yedi sahifelik mektup, önemli görülmediği cihetle hariç bırakılmıştır.” Tarihçi için lazım olan Rıza Nur’un gözlemleridir. Önemli görülmeyen eserler bu yüzden yayınlanmamıştır.

    2-Turgut ÖZAKMAN diyor ki : “Rıza NUR’un Abdulhamid ve diğer hanedan mensupları hakkındaki görüş ve düşüncelerini sübjektiflik , nankörlük, şahsilik, hatalı olmak ve hissilikle suçlayan yayınevi, Rıza Nur’un M. Kemal Atatürk ve Milli Mücadele kadrosu hakkındaki kaba ifadelerini ve çirkin iddialarını ise şöyle sunmaktadır ( …)

    Yani demek istiyor ki ; Rıza Nur’un hatıratını basan yayınevi, Atatürk eleştirilince durumu objektif, Abdulhamit eleştirilince subjektif olarak değerlendiriyormuş!!! Kimin subjektif olduğu bellidir. Öze gelirsek; Şimdi Osmanlı yoktur . Şeriat Devleti yoktur. Buna rağmen belgeler Osmanlı Hanedanının lehindedir. Dolayısıyla Rıza Nur’un Osmanlı’yı değerlendirmesinde subjektif olduğu ; gerçektir.

    3-Yayınevinin bazı kelimelerini özellikle almayan Turgut ÖZAKMAN’a ve kandırmaya çalıştığı okurlarına biz yazalım: Yayınevi diyor ki : “Doktor Rıza Nur da nihayet insan olmak itibariyle muayyen hatalara düşebileceği gibi gözlemleri kısmen eksik veya yanlış da olabilir. Fakat okuyucular hatıratın bütününü dikkate aldıkları zaman, onu kendi kusurları hakkında DAHİ SAMİMİYET VE HAKİKATE SADAKAT GAYRETİ içinde bulacaklardır. Bu itibarla ümit ediyoruz ki; hatırat sahibinin kendi kusurlarını dahi açıkça ortaya koyabilmek samimiyetini göstermiş olması okuyucular tarafından eksik ve hataların tesamühle karşılanmasını sağlayacaktır.” Rıza Nur ise hatıratının başlangıcında şöyle demektedir: “Bu eserimdeki itiraflarımla bazı fırsat arıyanlar bazı kusurlarımı ele alıp beni kötülemeye çalışacaklardır. ŞİMDİDEN DERİM Kİ benim gibi iyilik ve kötülüklerini böyle yazabilecek kaç babayiğit vardır?! YAZMASAM KİMSE BİLEMEZDİ. Buna rağmen saklamadım.” “Biz bu eserde ne gurur ne de tevazu gösterdik. Hakikatleri hiç bozmaksızın hatta aleyhimize de olsa aynen yazdık. Lehimize olursa da tevazu hasebiyle onu yazmaktan vazgeçmedik. VAK’ALAR ACI TATLI AYNEN TARİHE MAL EDİLMELİDİR. Kendi görmediğimiz veya pekiyi öğrenemediğimiz şeyleri tafsil etmedik. Bir zikir ile geçtik.” “Burada her şeyi, hatta şehvete ait şeyleri de yazdım. Bu çirkindir; telakki böyledir. Nerde değil , bütün cihanda; şimdi değil ; bütün zamanda asırlardan beri hep böyledir. Fakat bu hayattır. Hem de insanların ameli hayatının en mühim kısmı. Şimdiye kadar bunu yazan azdır. Halbuki herkes bunu yapmıştır. Bunlarda tıbbi, sıhhi , içtimai, ahlaki bilgiler, dersler ibretler vardır. Ben bu adetin haricine çıkıp onları da yazdım. Denecek ki ; bu terbiyeyi, ahlakı bozar. Gençlerin gözünü açar. Halbuki şimdiye kadar bu iş hep saklanmıştır. Buna rağmen her genç de bunu behemehal öğrenmiştir. Önüne geçilmez bir şeydir. Demek ki bu fikir boştur. Açıkça yazmak evladır. İnsanların her hali yazılır da her gün ve bol bol yaptıkları bu iş neden yazılmaz. Halbuki beşeri varlığın, işlerin, siyasi, içtimai birçok şeylerin de ekseriya masdarı, sebebi, esası budur. Bir Arap şairi: Kıvamüd dini veddünya bi hazel’uzvi iz kama / Fela haşre vela neşre vela ba’se iza nama Demiştir ki, ne doğrudur. İşte buna kadar her şeyi AÇIKÇA yazıyorum. Dr. Rıza NUR Paris 1929

    Yukarıdaki satırları okumadan Rıza Nur’u doğru değerlendiremeyiz. Bu cümleler Hatırat’a bakışımızı kökten değiştirecek bilgilerdir. Ancak Turgut ÖZAKMAN bu cümleleri bilinçli olarak almamış , okurunu bilgilendirmemiştir. Bu affedilmez bir ciddiyetsizlik,terbiyesizliktir.

    4-Turgut ÖZAKMAN diyor ki: “(Rıza Nur’un kendi ile ilgili itiraflarını okura sunduktan sonra)M. Kemal Atatürk’e karşı olanların dört elle sarıldıkları, ciddi bir kaynak olarak ileri sürdükleri bu hatıraları Rıza Nur işte bu durumdayken yazmış.

    Evet, bu durumdayken. Yani gerçeğe son derece sadık bir nakledici durumunda!

    5-Turgut ÖZAKMAN diyor ki: “Hatıralarının, başlıca tanıkların hayatta olmayacağını tahmin ettiği bir tarihe -1960 yılına kadar- kadar açıklanmaması için de önlem almış.Sadece bu önlem bile yazarın niyet ve amacının, tarihe hizmet olmadığını göstermektedir.

    Halbuki Rıza Nur’un hatıratının yayınlanmasının uzak bir tarihe ertelemesinin sebebi, her kanlı devrimlerin, toplumca zaman geçtikçe daha objektif olarak değerlendirildiği gerçeğidir.

    6-Turgut ÖZAKMAN; Rıza NUR’un çoğu kelimesini (derhal not etmek,hatırda kalmak, aynen yazmak vs.) cımbızla çekiyor, sözlükten anlamlar yükleyerek, birkaç alıntıyla karşılaştırıp Rıza NUR’un yalancı olduğunu iddia ediyor… Edebiyat fakiri olmak böyle bir şey…. Oysaki Rıza NUR çoğu kelimeleri kendi sözlük anlamlarıyla değil, edebiyatta akıcılığın ve söz sanatının , günlük konuşmada cümle içinde akıp durduğu yeri bilerek, yan anlamında kullanmaktadır.

    7-Turgut ÖZAKMAN; Rıza Nur’un çelişkili ifadeler kullandığı yolunda suçlamalarda bulunuyor. Oysaki sf.134’de Tıbbiyede iken boyunun 1 metre 74 cm olduğunu yazıyor, sf.47’de Hatıratını tamamladığı yaşta ise güçsüzleşen ve bükülen vücudunun gereği olacak ki, boyunun 1 metre 69 cm olduğunu yazıyor. Turgut ÖZAKMAN ise bunun çelişki olduğunu söylüyor. Sf. 134’de Rıza Nur, “Babam sarışın mavi gözlü ve BEYAZ TENLİ İDİ. BEN DE ÖYLEYİM.” Sf. 1528’de Rıza NUR : “BEYAZ DERİLİ, sarı gözlü bir adamım.” Diyor. Bunak Turgut’a göre bu da çelişkiymiş!!!!

    8-Turgut ÖZAKMAN yine cımbızını daldırıyor Rıza NUR’un Hatıratı’na ve sf. 523’deki cümleyi alıyor: “Herkes keyfine , fantezisine , kendi maksadına, menfaatine, aldatacağına ve aldatıldığına göre yazar.” Diyor ki Turgut ÖZAKMAN, Rıza NUR sahtekar olduğunu burada bizzat itiraf ediyormuşmuş… Oysaki bir önceki cümleyi okura sunmuyor : “(…) İşler nedir, gazete havadisleri nedir? İşlerin içyüzleri ile dışyüzleri adeta yüzde doksanbeş birbirine uymaz. Sonra işler üzerine ne spekülasyonlar yapılır?... Bu sebeple gazete havadislerine çok defa inanmamalıdır. Herkes keyfine , fantezisine , kendi maksadına, menfaatine, aldatacağına ve aldatıldığına göre yazar.” Yani Turgut yine çakıyor!

    9-Turgut devam ediyor: “Kulağı delik ve kimliği belirsiz kimselerden dinlenen dedikodulara dayanarak siyasi hatıra yazılır mı? Böyle bir kitap, tarih için alternatif bir kaynak olarak kabul edilebilir mi?” Rıza NUR’un şu cümleleri önemlidir: (sf. 1398 ) “Artık mebus değilim. Mebusum amma terk edip çekildim. Hatta Vatan’da değilim, gurbetteyim. Bundan böyle yazacağım şeyler gazetelerde gördüğüm ve Paris’e gelen bazı kulağı delik kimselerden işittiğim malumattır. Benim bundan böyle kaydedeceklerimden başka daha kim bilir neler olmuştur? Kulağımıza gelen vak’aların kimbilir daha ne çirkin içyüzleri vardır!.. Hem de Lion’da ve Paris’te bir yıl kadar ne bizim gazeteleri ve ne de Fransız gazetelerini okumadım.” Yayınevinin açıkladığı gibi: (sf.6 ) “Fakat böyle bir hatıratta asıl olan şahsi duygu ve düşünceler değil, gözlemlerdir. Eğer hatırat sahibi gözlemlerinde hakikate sadık kalıyorsa mesele yoktur. Çünkü istikbalin tarihçisine malzeme olacak hususlar, işte bu gözlemlerdir. Şahsi rey ve mütalaalarına katılıp katılmamakta okuyucular hürdürler. İsterlerse bu rey ve mütalaaları mutlak veya nisbi bir surette kabul veya reddedebilirler.

    10-Ve geldik en çok iftiraya hedef olan Rıza NUR’un Parti Programına .. Kemalist Turgut ÖZAKMAN , Rıza NUR’un hatıratından açıklayıcı paragrafları değil, seçtiği özel cümleleri cımbızla çekiyor. Ayrıca , ‘Hem laik hem resmi dini Müslümanlık olmak ; çelişkidir’ şeklinde Rıza Nur’un kurduğu cümleleri çelişkili gösteriyor. Oysaki Rıza NUR, Parti Programının 3. Maddesinde idare sisteminin laik olduğunu ve 6. Maddesinde “Türkiye’nin resmi dini vardır. Bu da Müslümanlıktır.” Demektedir. Dikkat edilirse; “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi dini vardır” dememektedir, “Türkiye’nin resmi dini vardır. Bu da Müslümanlıktır.” Demektedir. Bu ; Anadolu coğrafyasının genel kabul görmüş yaşanan dini Müslümanlıktır demektir. Kullandığı ‘resmi’ kelimesi, Rıza Nur’a has dobra üslubu ile sanatı ve anlatılmak isteneni sözlük anlamına feda etmemek amacıyla ‘ağırlıklı olarak – genellikle yaşanan’ anlamına gelmektedir. Rıza NUR çoğu kelimeleri kendi sözlük anlamlarıyla değil, edebiyatta akıcılığın ve söz sanatının , günlük konuşmada cümle içinde akıp durduğu yeri bilerek, yan anlamında kullanmaktadır. Devam ediyor Rıza Nur: “Bunu Teşkilatı Esasiye Kanununa koyacaktır. Her din ve bu babda vicdan mutlak surette serbesttir.” Yani Müslümanlık Teşkilatı Esasiye’de bir nevi korumaya alınacak, Türkün dininin hatırası , bu suretle güvence altına alındıktan sonradır ki laik anlamda din ve vicdan hürriyeti serbest olacaktır.

    11-Ve geldik en çok iftiraya hedef olan Rıza NUR’un Parti Programının diğer bir maddesi sf.1889’daki 31. maddeye .. Rıza Nur diyor ki: “Eski yazıya ricat edilecek ve Latin harfile de yanlışsız bir yazı yapılıp ikisi beraber yürüyecektir.” Atatürkçüler bu maddeyi cımbız ile çekip Rıza NUR’a ruh hastası derler. Halbuki bu maddenin açıklamasını sf.1923 - 1924’de açıklamaktadır.

    Buna göre Latin harflerinden bir elifba yapmalı. Eksiklerini Orhun alfabelerinden almalı. Nokta ve sedillerden içtinab etmeli. Bu yazı öyle olmalı ki, bunun yazı makinesi ile Avrupa dillerini de yazmak mümkün olmalı

    z)Buna göre grameri yapmalı

    r)Eski yazıyı da biraz ıslah ile kullanmalı. Bu da lüzumsuz harflerin atılması ve imla harflerinin konmasından ibarettir. Mustafa Kemal’in elifbası cahilane ve yanlıştır. Türkçeyi okumaya kafi ve pratik değildir. İki elifba bir yürür. Nitekim almanlar da Latin alfabesi kullanırsa da gotik harflerini de terk etmemişlerdir. Latin harfleri ilmi neşriyatta ve ticaret işlerinde kullanılabilir. Zamanla ve binefsihi kamilen Latin harfi diğerinin yerine geçer.”
    ***
    Resmi tarih belgelerinden anlaşıldığına göre Rıza Nur’un Paris’teki hayatı boyunca Ankara’nın kendisine ilgisi sürmüştür. Rıza Nur'un ruh hastası ya da kafası karışık bir akıl hastası olmadığını Ankara da bilmekteydi. Öyleyse o devirlerin tanığının gözlemlerini sansürsüz okumak, bir çok eksik kalmış boşluğu dolduracaktır.

Benzer Konular

  1. Kur'an Nasıl Bir Devlet Yönetimini Öneriyor.
    By halukgta in forum Kuran-ı Kerim hakkında bilgiler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 23-11-16, 10:20
  2. Kutsal Su
    By Kuzey Taşdurmaz in forum Şiir Bahçesi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06-12-14, 07:24
  3. Bir Devlet Ne Zaman Çöker?
    By Nihade in forum Osmanlı Medeniyeti
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 17-02-11, 22:07
  4. Girdik kutsal üç aylara
    By AskSairi in forum Üç Aylar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24-06-09, 02:01
  5. Ve Kutsal ittifak bozuluyor
    By cCc-bozkurt-cCc in forum Edebi Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12-03-09, 22:57

Members who have read this thread: 0

There are no members to list at the moment.

Bu Konudaki Etiketler

Bookmarks

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •