“Rab”dir bütün bir insanlığa terbiye veren. Yani ki şu iki tılsımlı kelimenin toprağı aynıdır: Rab ve terbiye. Yani ki gözyaşlarıyla ıslanan bir yakarış yükseldiği zaman kubbeler kubbesine, mahzun bir kalp, “Rabbim!...” diyerek, göğsünden ok yemiş bir ceylanın acısıyla inlerken, âşikâr edip af dilerken en gizli günahlarına, “Ey her şeyi hakkıyla bilen ve gören Rabbim!..” diye seslenerek, geceden daha karanlık, dünyadan daha ağır olan günahlarına bağışlanma isterken, “Ey Terbiyecim!...” demektedir aslında. “Ey her şeyi hakkıyla bilen ve gören, ve beni Terbiye Eden!...” diye inlemektedir semalara karşı. Terbiye istemektedir yani terbiyecilere dahi Terbiye Veren’den.
Ve nihayetinde, geri çevrilmemiştir bu istek asırlarca. İsteyeni, en güzel terbiye ile terbiyelendirmiştir yüce Rab. Öylesine kabul görmüştür ki bu kutsî dua, kimi ahlakıyla anılmıştır yaşarken ve kimisinin de adı iffet ile beraber yazılmıştır öldükten sonra bile… Yûsuf gibi, Râbiâ gibi… Bazısı ahlâkın en görkemli sarayında, lâkin tevazu tahtında oturmuştur. Bazısının da edep hasletine methiyeler düzülmüştür. Ve kiminin edebini anlatmak için koca bir “edebiyat” seferber olmuştur da, en veciz ifadeler bile kifayetsiz kalmıştır bu yüce kametler karşısında.

Edep ki insanı insan kılar. Edep ki insanı, esfel-i sâfilin çukurundan alıp, eşref-i mahlûkat katına eriştirir. Edep ki insanı yalnız kendisi eyleyen bitmek bilmez bir sermayedir. Edep ki, asırlarca yaşayan devâsâ edebiyat kasrına en sağlam zemin ve en muhkem temeldir. Edep ki nefsin pervâsız heveslerine en emin zincirdir. Edep ki, yoldan çıkaran şeytanı, çıkarır kendi yolundan. Edep ki, şu âlemi yaratan Padişah’ın ihsanıdır. Kalp sarayının en makbul köşesine oturan “İhsan Padişahı”dır. Edep ki, insanoğlu yaratıldığından bu yana var olagelen birçok çetin savaşa şahit olmuştur.

Nefisle vicdanın, şeytanla meleğin, kıyamete dek devam edecek olan mücadelesidir bu. Edep ise hep insan için mücadele etmiştir. İnsanın bir adının da “Kâmil” olarak yazılması için uğraşmıştır daima. Bu çetin savaş devam ederken, nefsin kulağına şöyle fısıldamıştır edep: “Ben varken şu âdemoğlunun kalbinde, yenemezsin vicdanı, boşuna uğraşma.
Hükümdar ben iken kalp saraylarında, ruhu mahkûm edemezsin vicdan mahkemesinde. Seheri olmayan bir gecenin çetin azabına sürükleyemezsin ebdânı ve ervâhı. Ve şunu da bil ki ey nefis! Benim olmadığım yerde insanlık biter. Ve benim bittiğim yerde biter edebiyat. Bil ki ey insanlığa kötülüğü emreden! Kalp saraylarında benim hükümranlığım ne zaman biterse, o zaman sen kazanırsın işte! O zaman kalp sarayı yıkılır ve yerine fettan bir zindan kurulur. Ve bu zindan ki, Yûsuf’unkine benzemez. İçindeki ruh, sonu olmayan bir azaba dûçâr olur.
Ben, kalbe insan olabilmenin esrarını fısıldayan bir bülbülüm ey nefis. Ne zaman ki sen avcı sûretinde görünüp indirirsen beni tek kurşunla yere, işte o zaman yerime câzibedar bir baykuş çöreklenir. Sesinin zehirli büyüsüne inandırır insanı ve artık cürümlere her gün bir yenisi daha eklenir. Ve ne ki edepsizliktir, hepsini tılsımlı bir tepside sunar insana. Alır tepsidekini insan ve yaklaşmaya başlar sana. Sonra leş kargaları suretine giren şeytan, benim ölümü bile yemeye kalkar ki adımı tamamen ortadan kaldırmak için. Ve o zaman ey nefis! O zaman seyret sen insanoğlunu. Artık insanoğlu mu? Sen karar ve ne olduğunu.
İşte o zaman delinir hicabın perdesi. O vakit sırların sırrına ermek imkân dışıdır artık. İşte o vakit kul, bir pul bile değildir Hakk’ın nazarında. Çünkü kul, amel denizine dört bir yandan günah ırmakları akıtır artık. Ve dolar deniz. Taşar. Aşar kendi sınırlarını. Ve bundan böyle, yakar insanı her bir damlası. Her bir damla, ruha saplanan acı bir ok olur artık. Her bir ok ruhu yakar ve sonra yok olur artık.”
Böylece dedi edep nefse hitaben. Kendisinin olmadığı bir yerde, aslında hiçbir şeyin olmadığını bir bir anlattı.

Ve şimdi ey edep… Leylâ neyse Mecnun’a, sıla neyse firaka, yağmur neyse toprağa, oğul neyse anaya, rahmet neyse ölüye, bize de o’sun sen. Günah neyse şeytana, af neyse günaha, kul neyse Allah’a, gece neyse sabaha, Yûsuf neyse çâha, bekâ neyse ruha, bize de odur ahlâk. Huzur neyse millete, ferah neyse kasvete, dost neyse halvete, şifa neyse illete, bize de odur terbiye.
Yani ki ihtiyacımız bu kadar fazla edebe, terbiyeye. Bunun için onu, Veren’den istemek gerek. “Ya Rabbî!” diye yakarmak semalardan da yükseklere. “Rabbimiz!” hitabıyla, edebi bir kez daha istemek bizi Yaratan’dan. Kalplerdeki dipsiz kuyu derinliğince olan boşluğu, “Şu zamanda öylesine muhtacız ki Sana!..” diye itiraf etmek gerek.
Ve bil ki, dillerden ne zaman “Rab” düştüyse, dillere bin “âh” düştü. Ne zaman düştüyse dillerden “Rab”, sokaklara damla damla günah düştü. “Rab”, dillerden ne vakit kaybolduysa, kayboldu şahısta ve cemiyette edep. Ne vakit dillerden “Rab” göçtüyse, bedenlere bîedep bir kasvet çöktü ki, içinde ruhlar bile kayboldu.
Ruhları, bedenleri, cemiyeti ve şahısları geri kazanmak için, yahut “insanlaştırmak” için, edepten mahrum edebiyatımızın yeniden edeplenmesi için, Terbiyeyi Veren’den, ki Rab’dir, tekrar istemek gerek edebi, terbiyeyi…


M. SAFA EKUKLU