Bir vakti mübarekte vardım da huzuruna,
Tilavet-i Kur’an’la selam verdim ruhuna.

Nur yağıyordu sanki dallardan, yapraklardan,
Ve nur fışkırıyordu taşlardan, topraklardan.

Manevî bir depremle sarsılırken bedenim,
Sonsuzluk semasında erimedeydi tenim.

Aklım aldı başını gitti ta Medine’ye,
Kutlu bir cemre düşmüş gördüm ki her sineye.

Sokaklar insan seli, caddeler insan nehri,
Cennet-âsa bir hava sarmış bütün bir şehri.

Çöktü Kusva bir ara, sonra kalktı yerinden,
İnmesin istiyordu O Nebi üzerinden.

Edeb ile yürüdü, geldi kutlu haneye,
Melekler ve insanlar şahit bu hoş sahneye.

Uhrevi bir meltemle serinlemede yüzler,
Kusva’nın çökeceği yeri gözlüyor gözler.

Eyyüb-el Ensari’nin yüreğinde heyecan,
Böyle bir misafire verilse yeridir can.

İki cihan güneşi hanesindeydi işte,
İlâhi sırlar vardı bu sefalı gelişte.

Kırk altı sene geçti bir an gibi aradan,
Doksan yaşında geldi cihat için oradan.

Altı yüz altmış sekiz senesiydi bir bahar,
Cezire tül Arap’tan sefer etti ordular.

Peygamber muştusuna ermekti niyetleri,
Feth edip Konstantin’e girmekti niyetleri.

O İslâm ordusuyla gelen Sahabi’dir bu,
Edeble girmek gerek huzuruna doğrusu.

Esrarlı bir ürperti sarar burda tenleri,
Gıptayla yolcu eder gelenler gidenleri.

Cennet âlemlerinin hazzı geçer içinden,
Arınır burda insan gurur, kibir ve kinden.

Güvercinler insana kendinden daha yakın,
Bu mekânda gördüğün her şey Allah’a yakın.

Çınarlar kanat germiş türbe’nin kubbesine,
Âminler karışmada âminlerin sesine.

Bu ne ulvî manzara dil susar, ruh konuşur,
Bedenler his kesilir, kalb-i mecruh konuşur.

Burda yeis yok olur silinir gönüllerden,
Uhrevî âlemlerin ıtrı gelir güllerden.

İnsanlar koşup gelmiş feyz için, uzaklardan,
Dilekler gizli açık dökülür dudaklardan.

İstanbul’un manevî huzur sultanıdır bu,
Edeb ile girmeli huzuruna doğrusu.

İbrahim SAĞIR