Sayfa 1/3 123 SonSon
25 sonuçtan 1 ile 10 arası

Konu: Onuncu söz

  1. #1
    Süper Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    834
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    9 Konusuna 9 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    14

    Standart Onuncu söz

    Onuncu Söz


    Haşir Risalesi


    Haşir Bahsi


    İhtar: Şu risâlelerde teşbih ve temsilleri hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi, hem teshîl, hem hakâik-ı İslâmiye ne kadar mâkul, mütenâsib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinâiyât kabîlinden yalnız onlara delâlet ederler. Demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.







    Birâder, haşir ve âhiretin basit ve avâm lisâniyle ve vâzıh bir tarzda beyânını istersen; öyle ise şu temsilî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle:

    Bir zaman, iki adam, Cennet gibi güzel bir memlekete (Şu dünyaya işarettir.) gidiyorlar. Bakarlar ki herkes ev, hâne, dükkân kapılarını açık bırakıp, muhâfazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para, meydanda sahipsiz kalır.

    O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasb ediyor. Hevesine tebâiyet edip her nevi zulmü, sefâheti irtikâb ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki:




    --------------------------------------------------------------------------------



    Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

    Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kâdirdir. (Rum Sûresi: 50.)
    "Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin, beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat, intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehâlet et" dedi. Fakat, o sersem inad edip dedi:

    "Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahipsizdir; herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi men edecek hiçbir sebep görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım" dedi. Hem, feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münâzara başladı. Evvelâ, o sersem, dedi:

    "Padişah kimdir; tanımam?"

    Sonra, arkadaşı ona cevaben, "Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz, bir harf kâtipsiz olamaz; biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir şimendifer Haşiye gaibden gelir gibi, kıymettar, musannâ mallarla dolu gelir. Burada dökülüyor, gidiyor. Nasıl sahipsiz olur? Ve her yerde görünen ilânnâmeler ve beyânnâmeler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir? Sen, anlaşılıyor ki, bir parça firengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun, hem de bilenden sormuyorsun. İşte, gel; en büyük fermanı sana okuyacağım."

    O sersem döndü dedi:

    "Haydi, padişah var; fakat benim cüzî istifadem ona ne zarar verebilir? Hazînesinden ne noksan eder? Hem, burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor."

    Arkadaşı ona cevaben dedi:

    "Yahu, şu görünen memleket bir manevra meydanıdır. Hem, sanâyi-i garîbe-i sultaniyenin meşheridir. Hem muvakkat, temelsiz misafirhâneleridir. Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur; dâimâ dolar, boşanır. Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek; bu ahali başka ve dâimî bir memlekete nakledilecek. Orada, herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek" dedi.

    Yine o hâin, sersem, temerrüd edip,

    "İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harab edilsin, başka bir memlekete göç etsin?" dedi.

    Bunun üzerine emîn arkadaşı dedi:

    "Mâdem bu derece inad ve temerrüd edersin; gel, had ve hesâbı olmayan delâil içinde, On İki Sûret ile sana göstereceğim ki, bir mahkeme-i kübrâ var, bir dâr-ı mükâfat ve ihsan ve bir dâr-ı mücâzât ve zindan var. Ve bu memleket her gün bir derece boşandığı gibi, bir gün gelir ki bütün bütün boşanıp harab edilecek."



    --------------------------------------------------------------------------------

    Haşiye: Seneye işarettir. Evet, bahar, mahzen-i erzak bir vagondur, gaibden gelir
    [img width=600 height=219]http://img44.imageshack.us/img44/574/yagmurf.gif[/img]

  2. #2
    Süper Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    834
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    9 Konusuna 9 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    14

    Standart Ynt: Onuncu söz

    Birinci Sûret:

    Hiç mümkün müdür ki, bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutîlere mükâfatı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Burada yok hükmündedir.

    Demek, başka yerde bir mahkeme-i kübrâ vardır.

    İkinci Sûret:

    Bu gidişâta, icraata bak! Nasıl en fakir, en zayıftan tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor, kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem, gayet kıymettar ve şâhâne taamlar, kaplar, murassâ nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyâfetler vardır. Bak, senin gibi sersemlerden başka herkes vazifesine gayet dikkat eder, kimse zerrece haddinden tecavüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itaatle, mütevâziâne bir havf ve heybet altında hizmet eder. Demek, şu saltanat sahibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var; hem, pek büyük izzeti, pek celâlli bir haysiyeti, nâmusu vardır. Halbuki, kerem ise in'âm etmek ister, merhamet ise ihsansız olamaz, izzet ise gayret ister, haysiyet ve nâmus ise edebsizlerin tedibini ister. Halbuki, şu memlekette o merhamet, o nâmusa lâyık binden biri yapılmıyor; zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar.

    Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

    Üçüncü Sûret:

    Bak, ne kadar âlî bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. Hem, ne kadar hakiki bir adâlet, bir mîzanla muâmeleler görülüyor. Halbuki, hikmet-i hükümet ise, saltanatın cenâh-ı himâyesine ilticâ eden mültecîlerin taltifini ister; adâlet ise, raiyyetin hukukunun muhâfazasını ister. Tâ hükümetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhâfaza edilsin. Halbuki, şu yerlerde o hikmete, o adâlete lâyık binden biri icrâ edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.

    Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

    Dördüncü Sûret:



    Bak, had ve hesâba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherât, şu sofralarda olan emsâlsiz mat'umât gösteriyorlar ki, bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehâveti, hesapsız dolu hazîneleri vardır. Halbuki, böyle bir sehâvet ve tükenmez hazîneler, dâimî ve istenilen her şey içinde bulunur bir dâr-ı ziyâfet ister. Hem, ister ki, o ziyâfetten telezzüz edenler orada devam etsinler; tâ zevâl ve firâk ile elem çekmesinler. Çünkü zevâl-i elem, lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir.

    Bu sergilere bak ve şu ilânlara dikkat et ve bu dellâllara kulak ver ki, mu'ciznümâ bir padişahın antika san'atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar, kemâlâtını gösteriyorlar, misilsiz cemâl-i mânevîsini beyân ediyorlar, hüsn-ü mahfîsinin letâifinden bahsediyorlar. Demek, onun pek mühim, hayret verici kemâlât ve cemâl-i mânevîsi vardır.
    [img width=600 height=219]http://img44.imageshack.us/img44/574/yagmurf.gif[/img]

  3. #3
    Süper Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    834
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    9 Konusuna 9 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    14

    Standart Ynt: Onuncu söz

    Gizli, kusursuz kemâl ise, takdir edici, istihsan edici, "mâşallah" deyip müşâhede edicilerin başlarında teşhir ister. Mahfî, nazîrsiz cemâl ise, görünmek ve görmek ister. Yani, kendi cemâlini iki vecihle görmek-biri muhtelif aynalarda bizzat müşâhede etmek, diğeri müştak seyirci ve mütehayyir istihsan edicilerin müşâhedesi ile müşâhede etmek ister; hem görmek, hem görünmek, hem dâimî müşâhede, hem ebedî işhâd ister. Hem o dâimî cemâl, müştak seyirci ve istihsan edicilerin devam-ı vücudlarını ister. Çünkü, dâimî bir cemâl, zâil müştâka râzı olamaz. Zîrâ dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla, muhabbeti adâvete döner, hayret ve hürmeti tahkire meyleder. Çünkü, insan bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır. Halbuki şu misafirhânelerden, herkes çabuk gidip kayboluyor; o kemâl ve o cemâlin bir ışığına, belki zayıf bir gölgesine, bir anda bakıp doymadan gidiyor.

    Demek, bir seyrangâh-ı dâimîye gidiliyor.

    Beşinci Sûret:

    Bak, bu işler içinde, görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü, her musîbetzedenin imdadına koşturuyor, her suâle ve matlûba cevap veriyor. Hattâ, bak, en ednâ bir hâceti, en ednâ bir raiyyetten görse, şefkatle kazâ ediyor. Bir çobanın bir koyununun bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.

    Gel, gidelim. Şu adada büyük bir içtimâ var; bütün memleket eşrâfı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir yâver-i ekrem, bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından birşeyler istiyor. Bütün ahali, "Evet, evet! Biz de istiyoruz" diyorlar. Onu tasdik ve teyid ediyorlar.

    Şimdi dinle, bu padişahın sevgilisi diyor ki:

    "Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, membalarını göster; ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme; bizi huzûruna al, bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zevâl ve teb'îd ile tâzib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu mutî raiyyetini başıboş bırakıp idâm etme" diyor ve pekçok yalvarıyor; sen de işitiyorsun.

    Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki, en ednâ bir adamın en ednâ bir merâmını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir yâver-i ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin? Halbuki, o sevgilinin maksudu umumun da maksududur; hem padişahın marzîsi, hem merhamet ve adâletinin muktezâsıdır, hem ona rahattır, ağır değil. Bu misafirhânelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Mâdem numunelerini göstermek için beş altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu; elbette, hakiki hazînelerini, kemâlâtını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki, akılları hayrette bırakacak.

    Demek bu meydan-ı imtihanda olanlar, başıboş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar.
    Altıncı Sûret:

    İşte gel, bak! Bu muhteşem şimendiferler, tayyâreler, teçhizâtlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır; Haşiye1 hükmediyor. Böyle bir saltanat, kendisine lâyık bir raiyyet ister. Halbuki, görüyorsun, bütün raiyyet bu misafirhânede toplanmışlar; misafirhâne ise, her gün dolar, boşanır. Hem, bütün raiyyet manevra için bu meydan-ı imtihanda bulunuyorlar; meydan ise, her saat tebdil ediliyor. Hem, bütün raiyyet, padişahın kıymettar ihsanâtının numunelerini ve hârika san'atlarının antikalarını sergilerde temâşâ etmek için, şu teşhirgâhta birkaç dakika durup seyrediyorlar. Meşher ise, her dakika tahavvül ediyor; giden gelmez, gelen gider.

    İşte bu hal, şu vaziyet katî gösteriyor ki, şu misafirhâne ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında dâimî saraylar, müstemir meskenler, şu numunelerin ve sûretlerin hâlis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazîneler vardır. Demek burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin, istidadına göre, orada bir saadeti var.

    Yedinci Sûret:

    Gel, bir parça gezelim. Şu medenî ahali içinde ne var, ne yok görelim. İşte bak, her yerde, her köşede, müteaddit fotoğraflar kurulmuş, sûret alıyorlar. Bak, her yerde müteaddit kâtipler oturmuşlar, bir şeyler yazıyorlar. Herşeyi kaydediyorlar. En ehemmiyetsiz bir hizmeti, en âdi bir vukuâtı zaptediyorlar. Hâ, şu yüksek dağda padişaha mahsus bir büyük fotoğraf kurulmuş ki, Haşiye2 bütün bu yerlerde ne cereyan eder, sûretini alıyorlar. Demek, o zât emretmiş ki, mülkünde cereyan eden bütün muâmele ve işler zaptedilsin. Demek oluyor ki, o zât-ı muazzam bütün hâdisâtı kaydettirir, sûretini alır.



    --------------------------------------------------------------------------------


    Haşiye1: Meselâ, nasıl şu zamanda manevra meydanında, harb usûlünde "Silâh al, süngü tak!" emriyle koca bir ordu baştan başa dikenli bir meşegâha benzediği gibi; herbir bayram gününde, resm-i geçit için, "Formalarınızı takıp nişanlarınızı asınız!" emrine karşı, ordugâh serâser, renkgârenk çiçek açmış müzeyyen bir bahçeyi temsil ettiği misillü; öyle de, rûy-i zemin meydanında, Sultan-ı Ezelinin nihayetsiz enva-ı cünûdundan melek ve cin ve ins ve hayvanlar gibi şuursuz nebâtât tâifesi dahi hıfz-ı hayat cihâdında, emr-i *** ("Ol!" der; oluverir. (Yâsin Sûresi: 82.) ) ile, "Müdâfaa için silâhlarınızı ve cihazâtınızı takınız!" emr-i İlâhîyi aldıkları vakit, zemin baştan aşağıya bütün ondaki dikenli ağaçlar ve nebatlar süngücüklerini taktıkları zaman, aynen süngülerini takmış muhteşem bir ordugâha benziyor.

    Hem, baharın herbir günü, herbir haftası birer tâife-i nebâtâtın birer bayramı hükmünde olduğu için, herbir tâifesi dahi kendi Sultanının o tâifeye ihsan ettiği güzel hediyeleri teşhir için, ona taktığı murassâ nişanları birer resm-i geçit tarzında, o Sultan-ı Ezelinin nazar-ı şuhud ve işhâdına arz ettiğinden ve öyle bir vaziyet gösterdiğinden, bütün nebâtât ve eşcar, güyâ "San'at-ı Rabbâniye murassaâtını ve çiçek ve meyve denilen fıtrat-ı İlâhiyenin nişanlarını takınız, çiçekler açınız!" emr-i Rabbâniyeyi dinliyorlar ki, rûy-i zemin dahi gayet muhteşem bir bayram gününde, şâhâne resm-i geçitte, sürmeli formaları ve murassâ nişanları parlayan bir ordugâhı temsil ediyor.

    İşte şu derece hikmetli ve intizamlı teçhizât ve tezyinât, elbette nihayetsiz Kadîr bir Sultanın, nihayet derecede Hakîm bir Hâkimin emriyle olduğunu, kör olmayanlara gösterir.

    Haşiye2: Şu Sûretin işaret ettiği mânâların bir kısmı Yedinci Hakikatte beyân edilmiş. Yalnız, burada padişaha mahsus bir büyük fotoğraf işareti ve hakikati Levh-i Mahfuz demektir. Levh-i Mahfuzun tahakkuk-u vücudu Yirmi Altıncı Sözde şöyle ispat edilmiş ki: Nasıl küçük küçük cüzdanlar, büyük bir kütüğün vücudunu ihsâs eder ve küçük küçük senetler bir defter-i kebîrin bulunduğunu iş'âr eder ve küçük kesretli tereşşuhâtlar büyük bir su menbaını işmâm eder; aynen öyle de, küçük küçük cüzdanlar hükmünde, hem birer küçük Levh-i Mahfuz mânâsında, hem büyük Levh-i Mahfuzu yazan kalemden tereşşuh eden küçük küçük noktalar sûretinde olan benî beşerin kuvve-i hâfızaları, ağaçların meyveleri, meyvelerin çekirdekleri, tohumları, elbette bir hâfıza-i kübrâyı, bir defter-i ekberi, bir Levh-i Mahfuz-u âzamı ihsâs eder, iş'âr eder ve ispat eder, belki keskin akıllara gösterir.
    İşte, şu dikkatli hıfz ve muhâfaza, elbette bir muhasebe içindir. Şimdi, en âdi raiyyetin en âdi muâmelelerini ihmâl etmeyen bir hâkim-i hafîz, hiç mümkün müdür ki, raiyyetin en büyüklerinden en büyük amellerini muhâfaza etmesin, muhasebe etmesin, mükâfat ve mücâzât vermesin. Halbuki, o zâtın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe'n-i merhameti hiç kabul etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor. Burada cezaya çarpmıyor.

    Demek, bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

    Sekizinci Sûret:

    Gel; ondan gelen bu fermanları sana okuyacağım. Bak, mükerrer vaad ediyor ve şiddetli tehdit ediyor ki, "Sizleri oradan alıp, makarr-ı saltanatıma getireceğim ve mutîleri mes'ud, âsileri mahpus edeceğim. O muvakkat yeri harab edip, müebbed sarayları, zindanları hâvi diğer bir memleket kuracağım." Hem o vaad ettiği şeyler ona gayet rahattır. Raiyyetine, gayet mühimdir. Vaadinde hulf ise, izzet-i iktidarına gayet zıddır. İşte bak, ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir vecihle hulf ve hilâfa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilâf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehâdet eden bir zâtı tekzib ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun. Misâlin şuna benzer ki: Bir yolcu, güneşin ziyâsından gözünü kapıyor, hayaline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor. Mâdem vaad etmiş, yapacaktır. Halbuki, ifâsı ona çok rahat ve bize ve her şeye; ve ona ve saltanatına pekçok lâzımdır.

    Demek bir mahkeme-i kübrâ, bir saadet-i uzmâ vardır.

    Dokuzuncu Sûret:

    Şimdi gel, bu dairelerin ve cemaatlerin bâzı rüesâlarına ki, Haşiye her biri bizzat padişahla görüşecek hususi birer telefonu var. Hem, bâzıları onun huzûruna çıkmışlar. Ne diyorlar, bak: Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki, o zât, mükâfat ve mücâzât için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzâr etmiş. Gayet kavî vaad ve şiddetli tehdit ediyor. Hem, onun izzet ve celâleti hiçbir vecihle hulfü'l-vaade tenezzül edip, tezellülü kabul etmez. Halbuki, o muhbirler hem tevâtür derecesinde çok, hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki, şu bâzı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin medârı ve makarrı, buradan uzak bir başka memlekettedir ve şu meydan-ı imtihanda binâlar muvakkattırlar. Sonra dâimî saraylara tebdil edilecek; bu yerler değişecekler. Çünkü, eserleriyle azameti anlaşılan şu muhteşem, zevâlsiz saltanat böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekâsız, nâkıs, tekemmülsüz umurlar üzerinde kurulmaz, durulmaz. Demek, ona lâyık, dâimî, müstekar, zevâlsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umurlar üzerinde duruyor.

    Demek, bir diyâr-ı âher var; elbette o makarra gidilecektir.



    --------------------------------------------------------------------------------


    Haşiye: Şu Sûretin ispat ettiği mânâlar Sekizinci Hakikatte görünecek. Meselâ, dairelerin reisleri şu temsilde enbiyâ ve evliyâya işarettir. Ve telefon ise, ma'kes-i vahiy ve mazhar-ı ilham olan kalbden uzanan bir nisbet-i Rabbâniyedir ki, kalb o telefonun başıdır ve kulağı hükmündedir.
    [img width=600 height=219]http://img44.imageshack.us/img44/574/yagmurf.gif[/img]

  4. #4
    Süper Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    834
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    9 Konusuna 9 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    14

    Standart Ynt: Onuncu söz

    Onuncu Sûret:

    Gel, bugün Nevruz-u Sultanîdir. Haşiye Bir tebeddülât olacak, acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz. İşte bak, ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var; o binâlar birden harab oldular, başka bir şekil aldı. Bak, bir mu'cize var; o harab olan binâlar birden burada yapıldı. Âdetâ, bu hâlî bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır. Buna dikkat et ki, o kadar karışık, süratli, kesretli, hakiki perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, her şey yerli yerine konuluyor. Hayalî sinema perdeleri dahi bunun kadar muntazam olamaz. Milyonlar mâhir sihirbazlar dahi bu san'atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen o padişahın çok büyük mu'cizeleri vardır.

    Ey sersem! Sen diyorsun: "Nasıl bu koca memleket tahrip edilip, başka yere kurulacak?"

    İşte görüyorsun ki, her saat, senin aklın kabul etmediği o tebdil-i diyar gibi, çok inkılâblar, tebdiller oluyor. Şu toplanmak, dağılmak ve şu hallerden anlaşılıyor ki, bu görünen süratli içtimâlar, dağılmalar, teşkiller, tahripler içinde başka bir maksad var. Bir saatlik içtimâ için on sene kadar masraf yapılıyor. Demek bu vaziyetler maksud-u bizzat değiller; bir temsildir, bir takliddirler. O zât, mu'cize ile yapıyor. Tâ sûretleri alınıp terkib edilsin ve neticeleri hıfzedilip yazılsın. Nasıl ki, manevra meydan-ı imtihanının Herşeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu. Demek, bir mecmâ-ı ekberde muâmele, bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem, bir meşher-i âzamda dâimî gösterilecek. Demek, şu geçici, kararsız vaziyetler; sabit sûretler, bâkî meyveler veriyorlar.

    Demek, bu ihtifâlât bir saadet-i uzmâ, bir mahkeme-i kübrâ, bilmediğimiz ulvî gâyeler içindir.

    Haşiye: Bu Sûretin remzini Dokuzuncu Hakikatte göreceksin. Meselâ, Nevruz günü bahar mevsimine işarettir; çiçekli, yeşil sahrâ ise bahar mevsimindeki rûy-i zemindir. Değişen perdeler, manzaralar ise fasl-ı baharın ibtidâsından yazın intihâsına kadar, Sâni-i Kadîr-i Zülcelâlin, Fâtır-ı Hakîm-i Zülcemâlin kemâl-i intizam ile değiştirdiği ve kemâl-i rahmet ile tazelendirdiği ve birbiri arkasında gönderdiği mevcudât-ı bahariye tabakâtına ve masnuât-ı sayfiye tâifelerine ve erzak-ı hayvaniye ve insaniyeye medâr olan mat'umâta işarettir.
    [img width=600 height=219]http://img44.imageshack.us/img44/574/yagmurf.gif[/img]

  5. #5
    Süper Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    834
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    9 Konusuna 9 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    14

    Standart Ynt: Onuncu söz

    On Birinci Sûret:

    Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyâreye, ya şarka veya garba, yani mâzi ve müstakbele giden bir şimendifere binelim. Şu mu'cizekâr zâtın, sâir yerlerde ne çeşit mu'cizeler gösterdiğini görelim. İşte bak, gördüğümüz menzil ve meydan ve meşher gibi acâibler, her tarafta bulunuyor; lâkin san'atça, sûretçe birbirinden ayrıdırlar. Fakat, buna iyi dikkat et ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekâsız meşherlerde ne kadar bâhir bir hikmetin intizamâtı, ne derece zâhir bir inâyetin işârâtı, ne mertebe âlî bir adâletin emârâtı, ne derece vâsî bir merhametin semerâtı görünüyor. Basîretsiz olmayan herkes yakînen anlar ki, onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inâyetinden daha ecmel bir inâyet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adâletinden daha ecell bir adâlet olamaz ve tasavvur edilemez. Eğer faraza, tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde dâimî menziller, âlî mekânlar, sabit makamlar, bâkî meskenler, mukîm ahali, mes'ud raiyyeti bulunmazsa, şu hikmet, inâyet, merhamet, adâletin hakikatlerine, şu bekâsız memleket mazhar olamadığı mâlûm. Ve onlara mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa, o vakit gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı, işârâtı görünen adâleti inkâr etmek lâzım gelir. Hem bu gördüğümüz icraat-ı hakîmâne ve ef'âl-i kerîmâne ve ihsanât-ı rahîmânenin sahibini-hâşâ, sümme hâşâ!-sefih bir oyuncu, gaddar bir zâlim olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, hakikatlerin zıdlarına inkılâbıdır. Halbuki, inkılâb-ı hakâik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhâldir, mümkün değildir. Yalnız, her şeyin vücudunu inkâr eden Sofestâî eblehler hariçtir.

    Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda, bir mahkeme-i kübrâ, bir ma'dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzmâ vardır ki; tâ şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adâlet tamamen tezâhür etsinler.

    On İkinci Sûret:

    Gel, şimdi döneceğiz, şu cemaatlerin reisleriyle ve zâbitleriyle görüşeceğiz ve teçhizâtlarına bakacağız ki; o teçhizât, yalnız o meydandaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir, yahut başka yerde uzun bir saadet hayatı tahsil etmek için mi verilmiştir, görelim. Herkese ve her teçhizâta bakamayız; fakat, numune için şu zâbitin cüzdan ve defterine bakacağız. Bu cüzdanda zâbitin rütbesi, maaşı, vazifesi, matlûbâtı, düstur-u harekâtı vardır. Bak, bu rütbe birkaç günlük için değil, pek uzun bir zaman için verilebilir. "Şu maaşı hazîne-i hâssadan filân tarihte alacaksın" yazılıdır. Halbuki o tarih, çok zaman sonra ve bu meydan kapandıktan sonra gelir. Şu vazife ise; şu muvakkat meydana göre değil, belki padişahın kurbünde dâimî bir saadeti kazanmak için verilmiştir. Şu matlûbât ise, birkaç günlük bu misafirhânede geçinmek için olamaz; belki, uzun ve mesûdâne bir hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki, cüzdan sahibi başka yere namzeddir, başka âleme çalışır.
    Bak şu defterlerde, âletler teçhizâtının sûret-i istimâli ve mesûliyetler vardır. Halbuki, eğer yalnız bu meydandan başka âlî, dâimî bir yer bulunmazsa, şu muhkem defter, o katî cüzdan bütün bütün mânâsız olur. Hem, şu muhterem zâbit ve mükerrem kumandan ve muazzez reis, bütün ahaliden aşağı, herkesten daha bedbaht, daha bîçare, daha zelîl, daha musîbetli, daha fakir, daha zayıf bir derekeye düşer. İşte buna kıyas et; hangi şeye dikkat etsen, şehâdet eder ki, bu fânîden sonra bir bâkî var.

    Ey arkadaş! Demek, bu muvakkat memleket bir tarla hükmündedir, bir tâlimgâhtır, bir pazardır. Elbette arkasında bir mahkeme-i kübrâ bir saadet-i uzmâ gelecektir. Eğer bunu inkâr etsen, bütün zâbitlerdeki cüzdanları, defterleri, teçhizâtları, düsturları, belki şu memleketteki bütün intizamâtı, hattâ hükümeti inkâr etmeye mecbur olursun. Ve bütün vâki' olan icraatın vücudunu tekzib etmek lâzım gelir. O vakit, sana insan ve zîşuur denilmez; Sofestâîlerden daha akılsız olursun.

    Sakın zannetme; tebdil-i memleket delilleri bu On İki Sûrete münhasırdır. Belki, had ve hesâba gelmez emâreler, deliller var ki; şu kararsız, mütegayyir memleket, zevâlsiz, müstekar bir memlekete tahvil edilecektir. Hem, had ve hesâba gelmez işaretler, alâmetler var ki; bu ahali, şu muvakkat misafirhânelerden alınacak, saltanatın makarr-ı dâimîsine gönderilecek.

    Bâhusus, gel; sana On İki Sûret kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhan daha göstereceğim.

    İşte gel, bak! Şu uzaktaki görünen cemaat-i azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sahibi yâver-i ekrem bir tebligâtta bulunuyor; gidelim, dinleyelim. Bak, o parlak yâver-i ekrem, bak o yüksekte talik edilmiş ferman-ı âzamı ahaliye bildiriyor ve diyor ki:

    "Hazırlanınız; başka, dâimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. Padişahımızın makarr-ı saltanatına gidip, merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız - eğer güzelce bu fermanı dinleyip itaat etseniz! Yoksa, isyan edip dinlemezseniz, müthiş zindanlara atılacaksınız" gibi tebligâtta bulunuyor. Sen de görüyorsun ki, o ferman-ı âzamda öyle i'câzkâr bir turra var ki, hiçbir vecihle kâbil-i taklid değil. Senin gibi sersemlerden başka herkes, o ferman padişahın fermanı olduğunu katî bilir. Ve o parlak yâver-i ekremde öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes o zâtı, padişahın pek doğru tercümân-ı evâmiri olduğunu yakînen anlar.

    Acaba o yâver-i ekrem o ferman-ı âzamla beraber bütün kuvvetiyle dâvâ edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket meselesi, hiç kâbil midir ki, îtiraz kabul etsin? Evet, kâbil değil; illâ ki, bütün bu gördüğümüz Herşeyi inkâr edesin.

    Şimdi, ey arkadaş! Söz senindir, söyle. Ne diyorsan, de.

    "Ben ne diyeceğim? Daha buna karşı birşey denebilir mi? Gündüz ortasında güneşe karşı söz söylenir mi? Yalnız, derim ki: 'Elhamdülillâh, yüz bin defa şükür olsun ki, vehim ve hevâ tahakkümünden, nefis ve heves esâretinden kurtulup, dâimî hapis ve zindandan halâs oldum. Ve inandım ki, bu karmakarışık, kararsız misafirhânelerden başka ve kurb-u şâhânede bir diyâr-ı saadet vardır; biz de ona namzediz.'"

    İşte, haşir ve âhiretten kinâye ve ibâret olan şu hikâye-i temsîliye burada tamam oldu. Şimdi tevfîk-ı İlâhî ile hakikat-i ulyâya geçeceğiz. Geçmiş On İki Sûrete mukabil, on iki mütesânid Hakikat ile bir Mukaddime beyân edeceğiz
    [img width=600 height=219]http://img44.imageshack.us/img44/574/yagmurf.gif[/img]

  6. #6
    Süper Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    834
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    9 Konusuna 9 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    14

    Standart Ynt: Onuncu söz

    Mukaddime


    Birkaç işaretle başka yerlerde yani, Yirmi İkinci, On Dokuzuncu, Yirmi Altıncı Sözlerde izah edilen birkaç meseleye işaret ederiz.

    Birinci İşaret:

    Hikâyedeki sersem adamın, o emîn arkadaşıyla üç hakikatleri var:

    • Birincisi: Nefs-i emmârem ile kalbimdir.

    • İkincisi: Felsefe şâkirdleriyle, Kur'ân-ı Hakîm tilmizleridir.

    • Üçüncüsü: Ümmet-i İslâmiye ile millet-i küfriyedir.

    Felsefe şâkirdleri ve millet-i küfriye ve nefs-i emmârenin en müthiş dalâleti Cenâb-ı Hakkı tanımamaktadır. Hikâyede, nasıl emîn adam demişti: "Bir harf kâtipsiz olmaz, bir kanun hâkimsiz olmaz." Biz de deriz:

    Nasıl ki, bir kitap, bâhusus öyle bir kitap ki, her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitap yazılmış, her harfi içinde ince kalemle muntazam bir kasîde yazılmış; kâtipsiz olmak, son derece muhâldir. Öyle de, şu kâinat nakkaşsız olmak, son derece muhâl ender muhâldir. Zîrâ, bu kâinat öyle bir kitaptır ki, her sayfası çok kitapları tazammun eder. Hattâ, her kelimesi içinde bir kitap vardır, her bir harfi içinde bir kasîde vardır. Yeryüzü bir sayfadır; ne kadar kitap, içinde var. Bir ağaç bir kelimedir; ne kadar sayfası vardır. Bir meyve bir harf; bir çekirdek bir noktadır. O noktada koca bir ağacın programı, fihristesi var. İşte böyle bir kitap, evsâf-ı celâl ve cemâle, nihayetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelâlin nakş-ı kalem-i kudreti olabilir. Demek, âlemin şuhuduyla, bu İmân lâzım gelir; illâ ki, dalâletten sarhoş olmuş ola.

    Hem nasıl ki, bir hâne ustasız olmaz. Bâhusus öyle bir hâne ki, hârika san'atlarla, acîb nakışlarla, garip zînetlerle tezyin edilmiş. Hattâ, her bir taşında bir saray kadar san'at derc edilmiş. Ustasız olmak, hiçbir akıl kabul edemez; gayet mâhir bir san'atkâr ister. Bâhusus, o saray içinde, sinema perdeleri gibi, her saatte hakiki menziller teşkil edilip, kemâl-i intizamla, elbise değiştirir gibi değiştiriliyor. Hattâ, her bir hakiki perde içinde müteaddit küçük küçük menziller icâd ediliyor.

    Öyle de, şu kâinat nihayetsiz hakîm, alîm, kadîr bir Sâni ister. Çünkü, şu muhteşem kâinat öyle bir saraydır ki, ay, güneş lâmbaları, yıldızlar mumları, zaman bir ip, bir şerittir ki, o Sâni-i Zülcelâl her sene bir başka âlemi ona takıp gösteriyor. O taktığı âlemin içinde üç yüz altmış tarzda muntazam sûretlerini tecdid ediyor, kemâl-i intizamla ve hikmetle değiştiriyor. Yeryüzünü bir sofra-i nimet yapmış ki, her bahar mevsiminde üç yüz bin envâ-ı masnuâtıyla tezyin ediyor, had ve hesâba gelmez envâ-ı ihsanâtıyla dolduruyor. Öyle bir tarzda ki, nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor. Başka cihetleri buna kıyas et. Nasıl böyle bir sarayın Sâniinden gaflet edilebilir?Hem nasıl ki, bulutsuz gündüz ortasında, güneşin, deniz yüzünde bütün kabarcıklar üstünde ve karada bütün parlak şeylerde ve karın bütün parçalarında cilvesi göründüğü gibi ve aksi müşâhede edildiği halde güneşi inkâr etmek, ne derece acîb bir divânelik hezeyânıdır. Çünkü, o vakit birtek güneşi inkâr ve kabul etmemekle, katarât sayısınca, kabarcıklar miktarınca, parçalar adedince hakiki ve bilasâle güneşcikleri kabul etmek lâzım geliyor. Her zerrecikte-ki, ancak bir zerre sıkışabildiği halde-koca bir güneşin hakikatini, içinde kabul etmek lâzım geldiği gibi; aynen öyle de, şu sıravârî içinde her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntazam kâinatı görüp, Hâlık-ı Zülcelâli evsâf-ı kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbat bir dalâlet divâneliğidir, bir mecnunluk hezeyânıdır. Zîrâ her şeyde, hattâ her bir zerrede bir ulûhiyet-i mutlaka kabul etmek lâzımdır. Çünkü, meselâ, havanın her bir zerresi her bir çiçek ile her bir meyveye, her bir yaprağa girer ve işleyebilir. İşte şu zerre, eğer memur olmazsa, bütün girebildiği ve işlediği masnu'ların tarz-ı teşkilâtını ve sûretlerini ve heyetlerini bilmek lâzımdır; tâ içinde işleyebilsin. Demek, muhît bir ilim ve kudrete mâlik olmalı ki, böyle yapsın.

    Meselâ toprakta, her bir zerresi, kâbildir ki, muhtelif bütün tohumlar ve çekirdeklere medâr ve menşe' olsun. Eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki, otlar ve ağaçlar adedince mânevî cihazât ve makineleri tazammun etsin; veyahut onların bütün tarz-ı teşkilâtını bilir, yapar, bütün onlara giydirilen sûretleri tanır, dikebilir bir san'at ve kudret vermek lâzım gelir. Daha sâir mevcudâtı da kıyas et; tâ, anlayacaksın ki, her şeyde âşikâre, Vahdâniyetin çok delilleri var.

    Evet, bir şeyden Herşeyi yapmak ve Herşeyi birtek şey yapmak, her şeyin Hâlıkına has bir iştir. -1- ferman-ı zîşânına dikkat et. Demek, Vâhid-i Ehadi kabul etmemekle, mevcudât adedince ilâhları kabul etmek lâzım gelir.

    İkinci İşaret:

    Hikâyede bir yâver-i ekremden bahsedilmiş ve denilmiş ki: Kör olmayan herkes onun nişanlarını görmekle anlar ki, o zât, padişahın emriyle hareket eder ve onun has bendesidir. İşte o yâver-i ekrem, Resûl-i Ekremdir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın, öyle mukaddes bir Sâniine böyle bir Resûl-i Ekrem, ışık şemse lüzûmu derecesinde elzemdir. Çünkü, nasıl güneş, ziyâ vermeksizin mümkün değildir; öyle de, Ulûhiyet de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.

    [img width=600 height=219]http://img44.imageshack.us/img44/574/yagmurf.gif[/img]

  7. #7
    Süper Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    834
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    9 Konusuna 9 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    14

    Standart Ynt: Onuncu söz

    Hem, hiç mümkün olur mu ki, nihayet kemâlde olan bir cemâl, gösterici ve tarif edici bir vâsıta ile kendini göstermek istemesin?

    Hem, mümkün olur mu ki, gayet cemâlde bir kemâl-i san'at, onun üzerine enzâr-ı dikkati celb eden bir dellâl vâsıtasıyla teşhir istemesin?

    Hem, hiç mümkün olur mu ki, bir Rubûbiyet-i âmmenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüz'iyât tabakâtında, Vahdâniyet ve Samedâniyetini zülcenâheyn bir mebus vâsıtasıyla ilânını istemesin? Yani, o zât, ubûdiyet-i külliye cihetiyle, kesret tabakâtının dergâh-ı İlâhîye elçisi olduğu gibi; kurbiyet ve risâlet cihetiyle, dergâh-ı İlâhînin kesret tabakâtına memurudur.

    Hem, hiç mümkün olur mu ki, nihayet derecede bir hüsn-ü zâtî sahibi, cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini aynalarda görmek ve göstermek istemesin? Yani, bir habîb resûl vâsıtasıyla-ki, hem habîbdir, ubûdiyetiyle kendini Ona sevdirir, âyinedarlık eder, hem resûldür, Onu mahlûkatına sevdirir-cemâl-i esmâsını gösterir.

    Hem, hiç mümkün olur mu ki, acîb mu'cizelerle, garip ve kıymettar şeylerle dolu Hazîneler Sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassâf bir teşhir edici vâsıtasıyla enzâr-ı halka arz ve başlarında izhâr etmekle, gizli kemâlâtını beyân etmek irâde etmesin ve istemesin?

    Hem, mümkün olur mu ki, bu kâinatı bütün esmâsının kemâlâtını ifade eden masnuâtla tezyin ederek seyir için garip ve ince san'atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de, rehber bir muallim tâyin etmesin?

    Hem, hiç mümkün olur mu ki, bu Kâinatın Sahibi, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksad ve gâye ne olacağını müş'ir, tılsım-ı muğlâkını, hem mevcudâtın "Nereden? Nereye? Necisin?" üç suâl-i müşkülün muammâsını, bir elçi vâsıtasıyla açtırmasın?

    Hem, hiç mümkün olur mu ki, bu güzel masnuât ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sâni-i Zülcelâl, onun mukabilinde, zîşuurdan marziyâtı ve arzuları ne olduğunu, bir elçi vâsıtasıyla bildirmesin?

    Hem, hiç mümkün olur mu ki, nev-i insanı şuurca kesrete mübtelâ, istidadca ubûdiyet-i külliyeye müheyyâ sûretinde yaratıp, muallim bir rehber vâsıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin?

    Daha bunlar gibi çok vezâif-i nübüvvet var ki, her biri bir bürhan-ı katîdir ki, Ulûhiyet risâletsiz olamaz.

    Şimdi acaba, âlemde, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan, beyân olunan evsaf ve vezâife daha ehil ve daha câmi' kim zuhur etmiş? Ve rütbe-i risâlete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir? Hayır, aslâ ve kat'â! Belki o, bütün resûllerin seyyididir, bütün enbiyânın imamıdır, bütün asfiyânın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.
    Evet, ehl-i tahkikatın ittifakıyla, şakk-ı kamer ve parmaklarından su akması gibi bine bâliğ mu'cizâtından had ve hesâba gelmez delâil-i nübüvvetinden başka, Kur'ân-ı Azîmüşşan gibi bir bahr-i hakâik ve kırk vecihle mu'cize olan mu'cize-i kübrâ güneş gibi risâletini göstermeye kâfidir. Başka risâlelerde ve bilhassa Yirmi Beşinci Sözde Kur'ân'ın kırka karîb vücûh-u i'câzından bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.

    Üçüncü İşaret:

    Hatıra gelmesin ki, bu küçücük insanın ne ehemmiyeti var ki, bu azîm dünya onun muhasebe-i a'mâli için kapansın; başka bir daire açılsın? Çünkü, bu küçücük insan, câmiiyet-i fıtrat itibâriyle şu mevcudât içinde bir ustabaşı ve bir dellâl-ı saltanat-ı İlâhiye ve bir ubûdiyet-i külliyeye mazhar olduğundan, büyük ehemmiyeti vardır. Hem, hatıra gelmesin ki, kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstehak olur? Zîrâ küfür, şu mektubât-ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı mânâsız, gâyesiz bir derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğu gibi, bu mevcudâtta cilveleri, nakışları görünen bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyi inkâr ile red ve Cenâb-ı Hakkın hakkâniyet ve sıdkını gösteren gayr-i mütenâhî bütün delillerini tekzib olduğundan, nihayetsiz bir cinâyettir. Nihayetsiz cinâyet ise, nihayetsiz azabı icâb eder.

    Dördüncü İşaret:

    Nasıl ki, hikâyede On İki Sûretle gördük ki, hiçbir cihetle mümkün değil, öyle bir padişahın öyle muvakkat misafirhâne gibi bir memleketi bulunsun da, müstekar ve haşmetine mazhar ve saltanat-ı uzmâsına medâr diğer dâimî bir memleketi bulunmasın. Öyle de, hiçbir vecihle mümkün değil ki, bu fânî âlemin bâkî Hâlıkı bunu icâd etsin de, bâkî bir âlemi icâd etmesin. Hem mümkün değil, şu bedî ve zâil kâinatın Sermedî Sânii bunu halk etsin de, müstekar ve dâimî diğer bir kâinatı icâd etmesin. Hem mümkün değil, bu meşher ve meydan-ı imtihan ve tarla hükmünde olan dünyanın Hakîm ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtırı onu yaratsın, onun bütün gâyelerine mazhar olan dâr-ı âhireti halk etmesin. Bu hakikate on iki kapı ile girilir; On İki Hakikat ile o kapılar açılır. En kısa ve basitten başlarız.
    [img width=600 height=219]http://img44.imageshack.us/img44/574/yagmurf.gif[/img]

  8. #8
    Süper Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    834
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    9 Konusuna 9 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    14

    Standart Ynt: Onuncu söz

    Birinci Hakikat:

    Bâb-ı Rubûbiyet ve saltanattır ki, ism-i Rabbin cilvesidir.

    Hiç mümkün müdür ki, şe'n-i Rubûbiyet ve saltanat-ı Ulûhiyet, bâhusus böyle bir kâinatı, kemâlâtını göstermek için gayet âlî gâyeler ve yüksek maksadlar ile icâd etsin, onun gâyât ve makâsıdına karşı, İmân ve ubûdiyetle mukabele eden mü'minlere mükâfatı bulunmasın ve o makâsıdı red ve tahkir ile mukabele eden ehl-i dalâlete mücâzât etmesin?

    İkinci Hakikat:

    Bâb-ı Kerem ve Rahmettir ki, Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.

    Hiç mümkün müdür ki, gösterdiği âsâr ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan Şu âlemin Rabbi, kerem ve rahmetine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine şâyeste mücâzâtta bulunmasın?

    Evet, şu dünya gidişâtına bakılsa, görülüyor ki, en âciz, en zayıftan tut, Haşiye1 tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zayıf, en âcize en iyi rızık veriliyor; her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir keremle ziyâfetler, ikramlar olunuyor ki, nihayetsiz bir Kerem Eli, içinde işlediğini bedâheten gösteriyor.

    Meselâ, bahar mevsiminde, Cennet hûrileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misâl libaslar ile giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla süslendirip, hizmetkâr ederek, onların latîf elleri olan dallarıyla çeşit çeşit en tatlı, en musannâ meyveleri bize takdim etmek; hem, zehirli bir sineğin eliyle şifâlı en tatlı balı bize yedirmek; hem, en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hem, rahmetin büyük bir hazînesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak, ne kadar cemîl bir kerem, ne kadar latîf bir rahmet eseri olduğu bedâheten anlaşılır.

    Hem, insan ve bâzı canavarlardan başka, güneş ve ay ve arzdan tut, tâ en küçük mahlûka kadar her şey kemâl-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumi bir itaat bulunması, büyük bir Celâl ve İzzet Sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.

    Hem, gerek nebâtî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün vâlidelerin o rahîm şefkatleriyle Haşiye2 ve süt gibi o latîf gıdâ ile o âciz ve zayıf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedâheten anlaşılır.



    --------------------------------------------------------------------------------


    Haşiye1: Rızk-ı helâl iktidar ile alınmadığına, belki iftikâra binâen verildiğine delil-i katî, iktidarsız yavruların hüsn-ü maîşeti ve muktedir canavarların dîyk-ı maîşeti, hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maîşetle vücudca zayıflığıdır. Demek, rızık iktidar ve ihtiyâr ile ma'kûsen mütenâsibdir; ne derece iktidar ve ihtiyârına güvense, o derece derd-i maîşete mübtelâ olur.

    Haşiye2: Evet, aç bir arslan zayıf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna vermesi; hem, korkak tavuk, yavrusunu himâye için ite, aslana saldırması; hem, incir ağacı kendi çamur yiyerek yavrusu olan meyvelerine hâlis süt vermesi, bilbedâhe nihayetsiz Rahîm, Kerîm, Şefîk bir Zâtın hesâbiyle hareket ettiklerini kör olmayana gösteriyorlar. Evet, nebâtât ve behimiyât gibi şuursuzların gayet derecede şuurkârâne ve hakîmâne işler görmesi, bizzarûre gösterir ki, gayet derecede Alîm ve Hakîm birisi vardır ki, onları işlettiriyor; onlar, Onun nâmiyle işliyorlar.
    [img width=600 height=219]http://img44.imageshack.us/img44/574/yagmurf.gif[/img]

  9. #9
    Süper Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    834
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    9 Konusuna 9 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    14

    Standart Ynt: Onuncu söz

    Bu âlemin mutasarrıfının mâdem nihayetsiz böyle bir keremi, nihayetsiz böyle bir rahmeti, nihayetsiz öyle bir celâl ve izzeti vardır. Nihayetsiz celâl ve izzet, edebsizlerin tedibini ister; nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister; nihayetsiz rahmet, kendine lâyık ihsan ister. Halbuki, bu fânî dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi, milyonlar cüz'den ancak bir cüz'ü yerleşir ve tecellî eder. Demek o kereme lâyık ve o rahmete şâyeste bir dâr-ı saadet olacaktır. Yoksa, gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücudunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü, bir daha dönmemek üzere zevâl ise, şefkati musîbete; muhabbeti hırkate; ve nimeti nikmete; ve aklı meş'um bir âlete; ve lezzeti eleme kalbettirmekle, hakikat-i rahmetin intifâsı lâzım gelir.

    Hem, o celâl ve izzete uygun bir dâr-ı mücâzât olacaktır. Çünkü, ekseriyâ zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor, tehir ediliyor; yoksa, bakılmıyor değil. Bâzan dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azablar gösteriyor ki, insan başıboş değil; bir celâl ve gayret sillesine her vakit mâruzdur.

    Evet, hiç mümkün müdür ki, insan, umum mevcudât içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuâtıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan İmân ile Onu tanımazsa; hem, bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibâdetle kendini Ona sevdirmese; hem, bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse, mukabilinde insan şükür ve hamd ile Ona hürmet etmese, cezasız kalsın, başıboş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelâl, bir dâr-ı mücâzât hazırlamasın?

    Hem, hiç mümkün müdür ki, o Rahmân-ı Rahîmin kendini tanıttırmasına mukabil, İmân ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibâdetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü'minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?

    Üçüncü Hakikat:

    Bâb-ı Hikmet ve Adâlet olup, ism-i Hakîm ve Âdilin cilvesidir.

    Hiç mümkün müdür ki, Haşiye zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adâlet ve mîzanla Rubûbiyetin saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl, Rubûbiyetin cenâh-ı himâyesine ilticâ eden ve hikmet ve adâlete İmân ve ubûdiyetle tevfîk-ı hareket eden mü'minleri taltif etmesin ve o hikmet ve adâlete küfür ve tuğyan ile isyan eden edebsizleri te'dib etmesin? Halbuki, bu muvakkat dünyada, o hikmet, o adâlete lâyık binden biri insanda icrâ edilmiyor, tehir ediliyor. Ehl-i dalâletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidâyetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir mahkeme-i kübrâya, bir saadet-i uzmâya bırakılıyor.



    --------------------------------------------------------------------------------


    Haşiye: Evet, "Hiç mümkün müdür ki." Şu cümle çok tekrar ediliyor. Çünkü, mühim bir sırrı ifade eder. Şöyle ki:

    Ekser küfür ve dalâlet istib'âddan ileri gelir. Yani, akıldan uzak ve muhâl görür, inkâr eder. İşte, "Haşir Sözü"nde katiyen gösterilmiştir ki, hakiki istib'âd, hakiki muhâliyet ve akıldan uzaklık ve hakiki suûbet, hattâ imtinâ derecesinde müşkülât küfür yolundadır ve dalâletin mesleğindedir. Ve hakiki imkân ve hakiki mâkuliyet, hattâ vücûb derecesinde suhûlet İmân yolundadır ve İslâmiyet caddesindedir.

    Elhâsıl, ehl-i felsefe istib'âd ile inkâra gider; Onuncu Söz, istib'âd hangi tarafta olduğunu o tâbir ile gösterir, onların ağızlarına bir şamar vurur
    [img width=600 height=219]http://img44.imageshack.us/img44/574/yagmurf.gif[/img]

  10. #10
    Süper Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    834
    ALLAH cc razı olsun / Teşekkürler
    0
    9 Konusuna 9 Teşekkür Almış
    Tecrübe Puanı
    14

    Standart Ynt: Onuncu söz

    Evet, görünüyor ki, şu âlemde tasarruf eden Zât, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhan mı istersin? her şeyde maslahat ve faydalara riâyet etmesidir. Görmüyor musun ki, insanda bütün âzâ, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin hüceyrâtında, her yerinde, her cüz'ünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hattâ bâzı âzâsı, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki, nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor? Hem, her şeyin san'atında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki, nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor.

    Evet, güzel bir çiçeğin dakîk programını, küçücük bir tohumunda dercetmek, büyük bir ağacın sahife-i a'mâlini, tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihazâtını küçücük bir çekirdekte mânevî kader kalemiyle yazmak, nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.

    Hem her şeyin hilkatinde gayet derecede hüsn-ü san'at bulunması, nihayet derecede hakîm bir Sâniin nakşı olduğunu gösterir. Evet, şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazâin-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmâlarının aynalarını derc etmek, nihayet derecede bir hüsn-ü san'at içinde bir hikmeti gösterir.

    Şimdi hiç mümkün müdür ki, şöyle icraat-ı Rubûbiyette hâkim bir hikmet, o Rubûbiyetin kanadına ilticâ eden ve İmân ile itaat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin?

    Hem, adâlet ve mîzan ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin? her şeye hassas mîzanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymak, nihayetsiz bir adâlet ve mîzan ile iş görüldüğünü gösterir.

    Hem, her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekâsının bütün cihazâtını en münâsip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adâlet elini gösterir.

    Hem, istidad lisâniyle, ihtiyac-ı fıtrî lisâniyle, ıztırâr lisâniyle suâl edilen ve istenilen her şeye dâimî cevap vermek, nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.

    Şimdi, hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlûkun, en küçük bir hâcâtının imdadına koşan bir adâlet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlûkun bekâ gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın, en büyük istimdâdını ve en büyük suâlini cevapsız bıraksın; Rubûbiyetin haşmetini, ibâdının hukukunu muhâfaza etmekle, muhâfaza etmesin? Halbuki, şu fânî dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adâletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor. Zîrâ, hakiki adâlet ister ki, şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinâyetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücâzât görsün. Mâdem, şu fânî, geçici dünya, ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adâlet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır; elbette, Âdil olan o Zât-ı Celîl-i Zülcemâlin ve Hakîm olan o Zât-ı Cemîl-i Zülcelâlin dâimî bir Cehennemi ve ebedî bir Cenneti bulunacaktır.
    [img width=600 height=219]http://img44.imageshack.us/img44/574/yagmurf.gif[/img]

Sayfa 1/3 123 SonSon

Members who have read this thread: 0

There are no members to list at the moment.

Bu Konudaki Etiketler

Bookmarks

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •