PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Münakaşa zararlıdır



Nihade
09-10-09, 17:46
Münakaşa zararlıdır



Sıbgatullah Arvasi, büyük âlimlerdendi.

Bir gün sevdiklerine, sohbette şöyle dedi:



Kötü huylardan biri, (Münakaşa etmek)tir.

Yani her meselede, ben haklıyım demektir.



Halbuki münakaşa, neticeye götürmez.

Hatta fayda yerine, zarar verir çoğu kez.



Dost ile münakaşa, azaltır muhabbeti.

Düşman ile olursa, çoğaltır adaveti.



Münakaşa sonunda, dostun kalbi incinir.

Halbuki gönül yıkmak, Kâbe yıkmak gibidir.



Halis mümin, kaçınır münakaşa etmekten.

Titrer, bir müslümanın kalbini incitmekten.



Vaktiyle bir müslüman, gider bir medreseye.

Bir âlimin yanında, ilim tahsil etmeye.



Çalışır gece gündüz, aylar geçer aradan.

Lakin hiç istifade edemez üstadından.



Çalışır, gayret eder her gün daha ziyade.

Yine hiç hocasından edemez istifade.



En nihayet üstadı, çağırır o kimseyi.

Der ki: (Çalışıyorsun dersine gayet iyi.



Lakin hiç istifade etmedin, biliyorsun.

Ve bunun sebebini, çok merak ediyorsun.



Buna sebep şudur ki, gelirken sen bu il'e,

Münakaşa etmiştin yolda bir mümin ile.



O müminin kalbini kırmış idin bu yüzden.

Halbuki kalp kıranlar, mahrum kalır feyizden.



Helallık almadıkça, gidip ondan ihlasla,

Bizden, bir istifaden olamaz senin asla.)



O da gidip, onunla konuştu, helallaştı.

Yüksek mertebelere, bir kaç günde ulaştı.



Bir gün de Resul ile, hazret-i Ebu Bekir,

Dururken, yanlarına hayasız biri gelir.



Hakarette bulunur ALLAH'ın Resulüne.

Sabreder Resulullah onun bu sözlerine.



Sıddık dahi sabreder buna mütemadiyen.

Sonra dayanamayıp, cevap verir aniden.



Ve der ki: (Ey hayasız, hiç utanmıyor musun?

ALLAH'ın Resulüne hakaret ediyorsun.)



Hazret-i Ebu Bekir böyle cevap verince,

Resulullah, oradan ayrılırlar hemence.



Sıddık bunu görünce, koşup hemen peşinden,

Niçin ayrıldığını sorunca kendisinden,



Buyurur: (Ey kardeşim, o hakaret ettikçe,

Melekler bizimleydi, biz cevap vermedikçe.



Hatta o, bize öyle hakaretler ederken,

Melekler, (Sen öylesin!) derlerdi ona hemen.



Ne zaman ki sen ona cevap verdin kızarak,

Şeytanlar geldi hemen, melekler ayrılarak.)



Hazret-i Ebu Bekir üzülür yaptığına.

O günden itibaren, taş koyardı ağzına

Demsiz Şair
09-10-09, 17:53
Rabbim münkaşa etmekten bizleri korusun....Ben bu konuya ilaveten

ÖFKE, AKLI ÖRTER

"Muhammed Ezherî" ki, Allah dostu bir velî.
Sohbeti, dinliyene olurdu fâideli.

Bir gün, sevdikleriyle sohbet ederken bu zât,
Kibirden bahsederek, şöyle etti nasîhat:

(Bilin ki, öfke gadap, "Kibir"den hâsıl olur.
Öfkelenen insanda, örtülür akıl, şuur.

İnsan kızdığı zaman, şeytân da fırsat bilip,
Gidip onun boynuna, geçirir derhâl bir ip.

İstediği tarafa sürükler o kimseyi.
Çünkü o, ayıramaz iyi kötü bir şeyi.

O, şeytânın elinde, olmuştur bir oyuncak.
İnsan, "Kızmamak" ile kurtulur bundan ancak.

"Pehlivân" denirse de, yenenlere hasmını,
Lâkin asıl pehlivân, yenendir gazabını.

Biri, Resûlullah'tan nasîhat isteyince,
(Kızma ve sinirlenme!) buyurdular hemence.

O zât, bunu Resûl'den, üç defâ etti talep.
Yine aynı cevâbı buyurdular ona hep.

Îsâ Peygamber dahî, havârîleri ile,
Giderken, karşılaştı yolda Kötü biriyle.

Resûl'e hakâretler eyledi o bî-edeb.
O ise, iyilikle cevap verdi ona hep.

Dediler: (O hakâret etti mütemâdiyen.
Siz, yumuşak cevaplar verdiniz, acep neden?)

Îsâ Nebî, o zaman buyurdu: (Ey insanlar!
Bir kapta ne var ise, dışarıya o sızar.)

Bir gün de buyurdu ki Îsâ aleyhisselâm:
(Gadap ve öfkelenmek, Ateşe misâldir tam.

Nasıl söndürürlerse ateşi, �Su� atarak,
Söndürün hırsınızı, siz de abdest alarak.)

Sahâbeden biri de, Allah'ın Resûlünden,
Nasîhat isteyince, buyurdu: (Kızma hemen!)

Şu "Üç haslet" var ise, bir müslümânda şâyet,
Hak teâlâ o kula, acır, eder merhamet.

Biri "Nîmete şükür", diğeri "Affetmek" tir.
Üçüncüsü, kızınca, "Öfkesini yenmek"tir.

Bir kimse kızdığında, davranırsa yumuşak,
Kalbini, "Îmân" ile doldurur cenâb-ı Hak.

Biri kızdığı zaman, gizlerse gadabını,
Allah da, gizler onun kusûr, kabâhatını.)

Bir gün hazreti Ömer, Resûl'ün huzûruna,
Varıp, arz eyledi ki: (Bir amel söyle bana.

Hem bana kolay olsun o ameli işlemek,
Hem de iki cihânda, fâideli olsun pek.)

Buyurdu ki: (Yâ Ömer, suçluları bağışla.
Kimsenin ayıbını, kimseye deme aslâ.

Koru müslümânların şeref, îtibârını.
Örtücü ol herkesin kusûrunu, aybını.

Eğer böyle yaparsan, kıyâmette muhakkak,
Senin kusûrunu da, affeder cenâb-ı Hak.)

Nihade
09-10-09, 17:57
:aro

Demsiz Şair
09-10-09, 17:59
Ecmain olsun kardeşim

Demsiz Şair
12-10-09, 16:32
KÖTÜ HUYUN ZARARI

"Muhammed Sıbgatullah", Allah adamlarından.
Bir gün Ona sordular, "Kötü huylu" olmaktan.

Buyurdu: ("Kötü insan", kötü bilir herkesi.
Bulunmaz kendisinde, merhametin zerresi.

Nankördür, eşe dosta hiç değildir vefâkâr.
Bir iyilik yapsa da, sonradan başa kakar.

Tanımaz helâl harâm, sakınmaz günâhlardan.
Kimseyle geçinemez, incinir herkes ondan.

Hattâ o, çok yapsa da nâfile ibâdeti,
Alamaz sevâp ecir, boşa gider zahmeti.

Hadîste buyuruldu: (Kötü huylu kimseler,
Huyları sebebiyle, Cehenneme girerler.)

Kötü huylu bir kişi, benzer "kırık testi"ye.
Ne yama kabûl eder, ne de döner eskiye.

Öyle fenâlıktır ki "kötü huy" bir insanda,
Görmez iyiliğinin faydasını Mîzânda.

İster ki, başkasına zarar versin durmadan.
Zîrâ böyle kişiler, zevk alır hep bunlardan.

Hâlbuki kuyu kazsa, birine, biri eğer,
Kazdığı o kuyuya, evvelâ kendi düşer.

Vaktiyle garip biri, bir köyden geçer iken,
Bir fırına uğrayıp, "ekmek" ister içerden.

Velâkin parasını vermek istediğinde,
Bakar ki, hiç parası kalmamış üzerinde.

Bir "Dilenci" zanneder, fırıncı onu o an.
Kalbinden geçirir ki: "Bıktım artık bunlardan".

Bir ekmeğin içine, bolca Zehir koyarak,
Verir o zavallıya, Allah'tan korkmıyarak.

Hiç bir şeyden haberi olmayan o müslümân,
O "Zehirli ekmeği", alıp gider oradan.

Bir köye girdiğinde, rast gelir Genç birine.
Askerden terhis olmuş, dönüyormuş evine.

Acıkmış olduğunu söyleyince genç kişi,
Ona merhametinden, acır ve yanar içi.

Fırıncıdan aldığı ekmeği verir ona.
Gönül râhatlığıyla, devâm eder yoluna.

Genç, orada oturup, o ekmeği yiyerek,
Yürür gider evine, hiç bir şey bilmiyerek.

Lâkin başlar içinde o Zehirin tesiri.
Ve başlar titremeye vücûdunun her yeri.

Artık son nefesini alırken o genç adam,
Der ki: (Ben, köyümüze yeni girmiştim ki tam,

Yolcunun birisinden, bir ekmek alıp yedim.
Ondan sonra başladı titremeye her yerim.)

Bunu duyan fırıncı, başlar bir dövünmeye.
Der: (Eyvâh, o zehiri ben koydum o ekmeğe.

Keşke yapmaz olaydım, yaptığım iş doğru mu?
Ben, kendi elim ile zehirledim oğlumu.)

Ne kadar pişmân olup, üzüldüyse de içten,
Lâkin oğlu ölmüştü, geçmiş idi iş işten.)

Demsiz Şair
12-10-09, 16:34
MÜFLİS KİMDİR?

"Abdurrahmân Kerkûkî", âlim ve velî bir zât.
Bir gün sevdiklerine, şöyle etti nasîhat:

(Kardeşlerim, kaçının her günâh ve harâmdan.
Bilhassa titizlikle, sakının Kul hakkından.

Nitekim Resûlullah, hitâb edip eshâba,
(Müflis kimdir?) diyerek, suâl etti bir defâ.

Dediler ki: (Müflisin, şu ki bizce mânâsı,
Kalmamıştır elinde, hiç malı ve parası.)

Buyurdu: (Asıl müflis, şu kuldur ki ey eshâb!
O, dünyâ hayâtında kazanmıştır çok sevâb.

Namâz oruç, hac zekât, yapmıştır çok hasenât.
O, bu sevaplarıyla mahşere gelir, fakat,

Onun bunun hakkına, tecâvüz eylemiştir.
Kiminin arkasından, gıybetini etmiştir.

Kimisini dövmüş ve sövmüştür diğerini.
Veyâhut incitmiştir, bâzısının kalbini.

Türlü Kul haklarıyla, gelir mahşer yerine.
Verilir sevapları, bu hak sâhiplerine.

Lâkin öyle çoktur ki alacaklı olanlar,
Hepsini ödemeden, tükenir o sevaplar.

Verecek sermâyesi kalmayınca onlara,
O hak sâhiplerinin günâhları, bu defâ,

Onlardan alınarak, bu kula yükletilir.
Hor ve zelîl olarak, Cehenneme itilir.)

Eshâb, bunu duyunca Allah'ın Resûlü'nden,
Ağladılar herbiri, bunun üzüntüsünden.

Bir gün de, eshâbına, Allah'ın sevgilisi,
Buyurdu: (Çok seviniz siz birbirlerinizi.

Vazîfeli bir melek, nidâ eder mahşerde:
(Allah rızâsı için sevişenler nerede?)

Arş-ı âlâ altında, toplanarak o zevât,
Nûrdan kürsîlerinde, beklerler gâyet râhat.)

Bir gün de buyurdu ki: (Birinizin, faraza,
Kapısının önünde, akan bir Nehir" olsa,

O kişi, o nehirde, beş defâ günde eğer,
Yıkansa, üzerinde kalır mı kirden eser?)

Arz ettiler ki: (Hayır, o böyle yapsa şâyet,
Kir kalmaz üzerinde, temiz olur o gâyet.)

Buyurdu ki: (Beş vakit namâz dahî böyledir.
Onu güzel kılanlar, günâhtan temizlenir.)

Bir gün de buyurdu ki: (Ey eshâbım, şimdi siz,
Bir koyun sürüsü'nün "Çoban"ı gibisiniz.

Nasıl ki mes'ûl ise her çoban, sürüsünden,
Siz dahî mesulsünüz, kendi iyâlinizden.

Evlâtları yüzünden, çok anne ve babalar,
O gün, "Veyl" ismindeki Cehennemde yanarlar.

Zîrâ öğretmediler dînini çocuklara.
Sırf "Para kazanma"yı, öğrettiler onlara.

Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzak.
Merhamet etmiyecek onlara cenâb-ı Hak.)

Demsiz Şair
12-10-09, 16:38
MUVAFFAK OLMANIN SIRRI

"Abdülhakîm Arvâsî", şânı büyük bir velî.
Îmânı anlatırdı, cemâate ekserî.

Buyurdu: (Bir kula ki, Rabbimiz verdi "îmân",
Öyle ise, nedir ki etmedi ona ihsân?

Ve Allah, bir kula ki, "îmân"ı vermemiştir,
Böyle olduktan sonra, ne ki ona vermiştir?

Ayrıca, Âmentüyü bilip ezberlemekle,
Îmânın hakîkati, kolayca geçmez ele.

Asıl îmân şudur ki, kul, korkarak Allah'tan,
Çok küçük olsa bile, kaçınır her günâhtan.)

Bir gün de buyurdu ki: (Olmak için muvaffak,
Tam riâyet ediniz iki şeye muhakkak.

Birincisi şudur ki, işlemeyin hiç "günâh".
Zîrâ günâhkârları, muvaffak etmez Allah.

İkincisi "Duâ"dır, bakın duâ almaya.
Gariplerin duâsı, mühimdir elbet daha.

Kim, bir kulun gönlünü ferahlatırsa eğer,
Yüz senelik teheccüd sevâbı elde eder.

Allah dostu olmayı istiyorsa bir insan,
Cömert olup, kullara eylesin dâim ihsân.)

Bir kişi anlatır ki: (Ben bir ateşperesttim.
Kızımı, oğlum ile evlendirecek idim.

Kesildi düğün günü, çok koyun ve inekler.
Yapıldı çeşit türlü, gâyet nefis yemekler.

Bitişik bir komşumuz, müslümân kadın vardı.
Yetîm çocuklarına, sıkıntıyla bakardı.

Bu kadın, düğün günü gelerek evimize,
Dedi ki: (Biraz ateş verir misiniz bize?)

Lâkin o, esâsında ateş için gelmemiş.
"Belki yemek veririz, diyerek ümitlenmiş.

Benimse, mü'minlere düşmânlığım vardı pek.
Gönderdim onu geri, hiçbir şey vermiyerek.

Bir kaç kere gelince kadın "ateş almaya",
Çalıştım o kadının hâlini anlamaya.

Dehlizdeki deliğe yaklaşıp kulak verdim.
Yetîmciğin sesini, kulağımla dinledim:

(Anneciğim ne olur, son bir defâ gidiver.
Belki bu gidişinde, biraz yemek verirler.)

Annesi diyordu ki: (Ey benim güzel yavrum!
Üç sefer gidip geldim, artık utanıyorum.)

Gördüğüm bu acıklı manzara üzerine,
Bir Sofra hazırlayıp, gönderdim evlerine.

Girdim yine dehlize, gözledim hâllerini.
Yetîmlerin küçüğü, kaldırdı ellerini:

(Yâ Rab, nasıl o bize ettiyse ikrâm, izzet,
Sen de o komşumuzu, islâm ile azîz et.)

Yemin ediyorum ki, bu duâsı bitmeden,
Hidâyet geldi bana, değişti kalbim hemen.

"Şehâdet"i getirip, girdim islâm dînine.
Kurtuldum yetîmlerin duâsı hürmetine.

Nihade
14-10-09, 00:21
:aro :tsk

Demsiz Şair
14-10-09, 17:41
Ecmain olsun kardeşim