PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Fıkıh Ve tasavvuf ilişkisi



medineli
29-08-09, 18:56
Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi
Dr. İsmail KÖKSAL
Tasavvuf çevrelerinde yaygın olan uzlaşmacı bir yoruma göre; "Cibril hadisi"(1) olarak da bilinen hadisin belirlediği çerçeve içinde "İman nedir?" sorusuyla alâkalı olarak Kelâm ilmi, "İslâm nedir?" sorusuyla ilgili olarak fıkıh ilmi, "İhsan nedir?" sorusuyla ilgili olarak da tasavvuf ilmi ortaya çıkmıştır.(2)

İslâm ilimleri tarihinden anladığımıza göre İslâm'ın ilk devirlerinde, İslâm'ın hükümleri yazılı değildi ve ilmî bir tarzda düzenlenmemişti. Bu hükümlerin ibadete, itikada ve muamelata ait olanları hatırda tutuluyor ve ezberleniyordu. Fakat çok geçmeden din işleri ile, onlara ait şer'i hükümler bir ilmî metot dairesinde toplanmıştı. Tedvin işinin başlaması üzerine ilim adamları önce amelî ilimle, yani zâhiri hükümlerle alâkalı olanlarla uğraşmış, bu sebepten fakihler, İslâm Hukuku ve fıkıh usulü hakkında eserler ve risaleler yazmışlar, sonra Kelâm İlmiyle ilgilenmişler ve onun meselelerine dair eserler vermişlerdi. Velhasıl Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerife bağlı olan ilimlere ehemmiyet vermişlerdi. Fakat bu ilmî durumu ele alanlar, yalnız fakihler değillerdi. Mutasavvıflar da, şer'i hükümlerin fıkıh gibi zâhiri ile değil, bu hükümlerin bâtını ile ilgilenerek aynı şekilde hareket etmişler, fukahanın yazdıkları eserlere, söyledikleri sözlere ve tuttukları mezheplere bakarak, kendi riyazetlerini, zevklerini, ruhî hayatlarını, kalbi tasfiye ve nefsi tezkiyeyi, velhasıl dinî bütünleştirmeyi gözeten hâllerini tanzim eden bir ilme muhtaç olduklarını anlamışlardı. Bu yüzden zahidlerin zühdü, âbidlerin ibadeti, fakirlerin fakrı gibi amelî esaslara dayanan İslâm ruh hayatı, ilmî bir mahiyet almıştı. Bunun sonucunda kendine göre metodu, meslek ve meşrebi, konuları ve kaideleri, ıstılahları ve mezhepleri bulunan tasavvuf ilmi ortaya çıkmıştı. Bu ilmin erbabı mutasavvıflardı ve bu yolda söz söylemek onların hakkıydı.(3)

Böylece şeriat ilmi birbirinden ayrı iki ilme ayrılmıştı: Biri ibadetlerden, muamelelerden bahseder, umumi hükümler verir ve fukaha ve müftüler tarafından idare olunurdu. Diğeri murakabe, muhasebe, riyazet, mücahede, hâl ve makam ve bunlara ait her şeyden bahseden ilimdi. Bu da bâtın ilmi ya da tasavvuftu.(4)
Fakihler, kitaplar yazarak Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden çıkardıkları hükümleri kaydetmişler, mutasavvıflar da eser yazarak yaşadıkları vecd ve keşfettikleri hakikatleri kaydetmişlerdi. Fakat fukahanın fıkhı ile mutasavvıfların tasavvufu metod ve konuları bakımından birbirinden ayrıydı. Ayrılığın sebebi, fıkhın ibadetlere, âdetlere ve muamelelere ait zâhirî hükümlerle meşgul olması, yani insanın dış hayatını düzenleyen ilim olması, buna karşılık, tasavvufun ruhu terbiye etmek, kâlbi tatmin etmek, kısaca içe ait yönü düzenleme ilmi olmasıdır. Elhasıl şeriat ilmi iki ilim olmuştu. Biri insanın ibadetler için nasıl temizleneceğini, namazı nasıl kılacağını, zekatı nasıl vereceğini, sonra muamelatta hangi esaslara riayet edeceğini, alışveriş, feraiz, kısas meselelerini nasıl halledeceğini ve bütün bu işleri nasıl düzenleyeceğini anlatıyor; diğeri kâlp ve nefsle, bâtın işleriyle meşgûl oluyor, bâtınî amellerin mahiyetini anlatıyor ve bu bakımdan kemâle ermenin yolunu gösteriyordu. Onun için mutasavvıflar kendilerini hakikat erbabı, başkalarını da zâhir erbabı veya rüsûm ulemâsı olarak tanımışlardır. Böylece tasavvuf; konusu, metodu ve hedefi olan bir ilim olarak ortaya çıkmış ve mutasavvıflar onun hususiyetlerini izah eden eserler yazmışlardır. Muhasibi (243/857) Vesaya'yı, Riâye'yi ve Muhabbet Üzerinde Bir Fasıl'ı; Kelâbâzi et-Taarruf li-Mezhebi Ehli't-Tasavvuf'u, Tûsi el-Lüma'ı; Ebu Talib Mekkî Kutü'l-Kulûb'u; Kuşeyri (465/1072) ise Risale'yi yazmıştır. Bunların içinde nefsi hesaba çekmek ve terbiye etmek gibi tek mevzular üzerinde eserler verenler de bulunduğu gibi, çeşitli konular üzerinde yazanlar da bulunuyordu. Sonunda İmam Gazalî (505/1111) gelip muazzam eseri İhyâu Ulumi'd-din'i yazarak tasavvuf yolunun bütün edep ve erkânını anlatmış, ıstılahlarını ve işaretlerini izah etmiş ve böylece tasavvuf bir ibadet yolu olmakla kalmayarak muntazam ve bağımsız bir ilmî disiplin olmuş, daha önce bu ilim; tefsir, hadis, fıkıh, usul ve Kelâm çerçevesi içinde kaldığı hâlde artık o da bunların yanında varlığını kabul ettirmişti.(5)

Mutasavvıfların, ilmi, fakihlerinkinden ayrı olmakla ve fakihleri zâhir ehli sayarak onların ilmini tasavvufa göre ikinci plânda görmekle birlikte, onların ilminden tam manasıyla faydalanıyorlardı. Onun için Sühreverdî Avarifü'l-Maarif adlı eserinde tasavvuf ilimlerinin doğuşunu, mutasavvıfların takva esasını gönüllerine yerleştirmelerine ve dünyanın gelip geçici alayişlerinden yüz çevirmelerine atfederek, gönülleri için ilim çağlayanlarının çağladığını ve onların nakil ve akıla istinat eden her ilimden hisse sahibi olduklarını, ibadetlere ait zâhir hükümleri öğrenerek bunlarla amel ettiklerini, sonra diğer din âlimlerinden ayrılarak kendilerine mahsus bir ilimle temayüz ettiklerini, bu ilmin tasavvuf ilmi olduğunu, dinin kaidelerini ve esaslarını araştırmakta derinleşerek dinin hakiki manasını anlayan zâhid ve müttaki âlimlerin bu manaya erdiklerini ve bununla tam itikat ve teslimiyete kavuştuklarını, esasen dinin de, insanın Rabb'ine sahih itikat içinde yaşamak olduğunu anlatır.(6)

medineli
29-08-09, 18:57
Fıkıh
Fıkıh, kişinin hak yetki ve yükümlülüklerini bilmesinin ilmidir.(7) İslâm dininin dünya yönetimi ve kişiler arası ilişkileri düzenleyen, devlet yönetimine dair temel ilkeleri içeren kaidelerinin tümüdür. Şeriat ve şeriat hukuku da denir.( Genel olarak ibadet, muamelât ve ukubâttan bahseder.(9)

Tasavvuf
Tasavvuf arapça yün giymek anlamında bir kelimedir. Kul ile (c) arasında ihsan olayının gerçekleşmesi veya kulun ihsan vasfını kazanmasının yollarını gösteren bir ilimdir. Bâtınî fıkıh da denir. Tasavvufun binden fazla tarifi yapılmıştır. Her sûfî içinde bulunduğu hâle göre tasavvufu tarif etmiştir. Biz, "Kur'ân-ı Kerim'i Hz. Peygamber (s) gibi yaşamaya çalışmak" şeklinde tanımlayabiliriz.(10) Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya göre ise Tasavvuf bir ilimdir ki Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarından ve ona nasıl erişileceğinden bahseder. Kulu, bu ilmi öğrenmeye sevkeden sevgisidir. Kâlbinden 'dan gayrısını temizleyen sûfî(11) bu ilmi öğrenir. Kişinin 'tan başkasına olan sevgiyi kâlbinden atması ve gönlünü yalnız Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine bağlamasıdır. Ehl-i Sünnet ve Cemaat üzere itikadını tashih edip Hz. Peygamber'in (s) sözlerine, hareketlerine ve ahlâkına uyup izinden gitmektir. Bir başka tanımla kötü ahlâkını değiştirip en güzel ahlâkı benimsemek(12), daimi ve içten gelen bir duygu ile 'ın zikrine devam etmek ve bu yolla onun huzuruna varmaktır.(13) Tasavvuf, İslâm dininin, daha çok ahlâkî kurallarından bahseden, kişinin insan-ı kamil olmasını ve dolayısıyla toplumun olgun bir toplum olmasını amaçlayan bir sistemdir.(14) Daha çok takip edilecek ve uygulanacak yöntem manasındadır.(15) Yapılan tariflerde, sûfînin mizaç ve meşrebi, sosyal durumu, aynı zamanda önceki hayatı da etkili olmuştur.(16)

Tasavvuf ilmi, Müslümanlar arasında sonradan vücuda gelen şer'i ilimlerdendir. Bu ilmin esası şudur: Sûfîler tarafından tutulan yol (tarikat) bu ümmetin selefi, yani Sahabe ve Tabiin'in büyükleri ve bunlardan sonra gelenler tarafından espirisi ve özü itibarıyle bir hak ve hidayet yolu olarak daimi sûrette kabul edilegelmiştir. Tasavvuf ilminin İslâm'daki kökü de şudur: Devamlı ibadet etmek, her şeyden alâkayı keserek 'a yönelmek, dünyanın süs ve âlâyişinden yüz çevirmek, herkesin itibar ettiği mal, mevki ve şehvet gibi maddî menfaatlere sırt çevirmek (zühd), ibadet etmek için halktan ayrılarak tenha bir yere çekilmek (halvet). Sahabe ve ilk çağlardaki Müslümanlar genelde bu şekilde ibadet ederlerdi.(17)

Bu sebepten Horasan'ın Nişabur şehrinden olan büyük mutasavvıf İbrahim Nasrabadî (367/984) şöyle der: "Tasavvufun aslı kitap ve sünnete yapışmak, heva ve bid'atleri terketmek, meşayihe hürmet, halkın kusurunu bağışlamak, dostlarla iyi geçinmek ve hizmetlerini görmek, güzel ve ahlâklı olmak, evrâd ü ezkâra devam etmek, ruhsat ve tevilleri terketmektir."(18)

Tasavvufa göre "Umulur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır,"(19) âyeti gereği belâlar sabırla karşılanmalı ve kadere rıza gösterilmelidir. Nitekim Mevlâna Celâleddin-i Rumi'ye "Tasavvuf nedir?" diye sorulunca; "Üzüntü geldiğinde kâlpte sevinç bulmaktır," diye cevap vermiştir.(20)

medineli
29-08-09, 18:58
Fıkıh-Tasavvuf İrtibatı
İslâm Hukuku'na fıkıh veya fıkh-ı amelî, akaid ve kelâma fıkh-ı itikadî, tasavvufa da fıkh-ı bâtınî veya vicdanî denir.(21) Fıkıh kitapları, genelde maddî temizlik konusuyla başlar, çok nadir olarak temizliğe eşlik etmesi gereken kâlbi duyguların tanzimini ve sonra namaza başlanılmasını ele alır. Namazın şartları, erkânı, farzları, vacipleri, mekruhları ve müfsidleri gibi konuları ele alırken, bu konulara paralel takdim edilmesi gereken huşu ve onu kazanma yolu ve faktörlerine değinilmez. Hâlbuki fıkıh temel İslâmî ilimlerden birisidir.

Bu konuda fıkhı tamamlayan ilim hangisidir? Şüphesiz bu tasavvuftur. Çünkü manevî konular onun sahasına girer ve böylece ihlas, onu kazanmanın yolu ve benzeri gibi bâtınî konularda fıkha yardım eder. Hatta fıkhî ahkâmı terketmeme kabiliyetini insana o verir. Bu ahkâm da tatbik edilmeyince insan kemâle eremez. 'da, fiilerinde, sıfatlarında ve nihayet ahkâmında fani olma, mutasavvıfların bahsettiği konulardandır. Marifetullahdaki zevkin en normal sonucu, ahkâm-ı ilâhiyyeye tam sarılmaktır.(22) Fıkıh İslâm'ı bilmek ve anlamaksa, tasavvuf da bunu yaşamak va bazan da anlatmaktır.(23) Bu noktada tasavvufa karşı çıkanların ne kadar yanıldıkları ortaya çıkmaktadır. Sanıyorlar ki, seyr u sülûk ahkâm-ı ilâhideki tatbikatı sekteye uğratır ve hâlel getirir. Hâlbuki bu imkânsızdır. Çünkü Cenab-ı , Hz. Peygamber (s)'e "Biz sana şeriati verdik, ona tam ittiba et ve cahillerin yoluna uyma"(24), buyurmaktadır. Bu sebepten Cüneyd şeriatin hükümlerinde aksaklık göstererek 'a vasıl olmaya çalışan bir grub hakkında, "Evet vasıl oldular, yalnız 'a değil cehenneme." demiştir. Aynı nedenle fukaha eskiden "kim ki fıkıh öğrenir de tasavvufu bilmezse fasık olur, kim tasavvufu öğrenir de fıkhı bilmezse zındık olur ve kim de her ikisini birleştirirse ehl-i tahkik olur."(25) demişlerdir. Tasavvuf fıkhın bir mükemmili olarak gereklidir. Fıkıh ise tasavvufa bir yol gösterici ve kontrol makamında her zaman lâzımdır. Her ikisi de tek başına yarım kalır.

Fıkıh ve tasavvuf, birbirlerini tamamlayan iki ilimdir. Eğer ikisi çatışırsa, yanlış olur. Çatışmadan maksad, sûfînin fıkhın tasavvuf üzerindeki kontrolörlüğü rağmına, ondan uzak olmasıdır. Bunun yanında fakihin de ahkâm-ı ilâhiyi tatbik etmemesidir ki fasıklık alâmetidir. Şeyh Ahmet Zerruk, Tasavvufun Kaideleri isimli kitabında şöyle der: "Fakih mutasavvıfa hükmedebilir, fakat mutasavvıf fakihe hükmedemez."(26) Konu açıktır. Biz bir fakihin tasavvuf veya bir sûfînin fıkıh öğrenmesi gerektiğini söylediğimizde kasdımız; fakihin ahkâm ve onun tatbikiyle alâkalı yolları öğrenmesi, sûfînin de kendine lâzım olan ahkâm-ı şer'iyyeyi öğrenmesi ve yaptığı her hareketi doğru ilme bina etmesidir. Bu sebepten Şeyh Rufaî gibi büyük mutasavvıflar "Ulemâ ve sûfîlerin vardıkları sonuç birdir." demiştir. Bunu burada söylüyoruz. Çünkü bazı cahil sûfîler hemen herkese "şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" sözünü söylüyorlar ve cahil şeyhine ittibaya çağırıyorlar. Bazen sûfî cahil, şeyh ise âlim olabilir. Yalnız cahil sûfî bu sözü nerede kullanacağını bilmiyor. "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" sözündeki şeyhten maksat ulûm-ı şer'iyyeyi öğretecek âlimdir. Yani öğrenmeyen ve öğrenmeyi reddeden bir insanın, elbette şeyhi şeytandır, manasına gelir. Fakat ilim üzere hareket eden bir adamın şeyhi şeytan olamaz, aksine ilim ve şeriattir.

medineli
29-08-09, 18:58
Şeyh Zerruk'un Tasavvufun Kaideleri isimli kitabında anlattığı konulardan birisi de müridin şeyhe olan ihtiyacıdır. Der ki: "Takva, bir şeyhe muhtaç değildir. Öz olarak kitap akıllı bir insana yeter. Fakat kendine itimadı olmayabilir."(27) Öyleyse asıl olan kişinin öğrenme kabiliyetidir. Öğrendikçe gereği üzere amel eder. Bu, insanları 'ın mükellef kıldığı asgarî durumdur. Kendinde öğrenme ve anlama kudreti olan herkes mevsuk kitaplardan kendine lâzım olanı öğrenebilir. Aynı zamanda, güvenilir âlimlerden de ilim alabilir ve bunların sûfîlerden olması şart değildir. Bütün bunlardan anlaşılan, fıkıh ve tasavvufun birbirini tamamlayan iki ilim olduğudur. Her insanın kabiliyeti diğerinden farklı olabileceği gerçeğinden hareketle, herbiri istediği dalda derinleşebilir.
Tasavvufî hayat tarzının İslâmî hükümlerin sınırları dahilinde olması, bu sınırların dışına çıkılmaması ve İslâmî esaslara muhalefet edilmemesi gereği konusunda ilk sûfîler kanaatlarını şöyle ifade etmişlerdir: "Tasavvufun esası âyet ve hadislerin hükümlerine sımsıkı bir şekilde yapışmak, bid'atları, heva ve hevesi bırakmak, tevil yapma ve ruhsat arama teşebbüsünden uzak kalmaktır. Ruhsat aramakla uğraşan bir mürid gördün mü, bil ki ondan hayır gelmez. Tasavvuf, emir ve yasakların altında sabretmektir. Bir kimse Rasulullah (sav)'in sünnetine uymadan amel ederse, amelî batıldır.
Cüneyd diyor ki: Bizim bu yolumuz Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerifin esaslarıyla kayıtlıdır. Rasulullah (s)'in izinden giden, sünnetine tabi olan ve onun yolunu takip edenler müstesna, bütün insanlar için 'a giden yollar kapalıdır. Hz. Peygamber (s)'e uyanlar için ise bütün yollar açıktır. Ârif-i billah kimse O'nun emrine uymak ve Peygamber (s)'in sünnetine tâbi olmak konusunda en çok gayret gösteren kimsedir. Bir kimse düşünce ve arzularını itham ederek fiilerini, sözlerini ve hâllerini Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerifle ölçmezse defterin hanesine "ricalullah" diye yazılmaz. Bir kimsenin Cenab-ı ile özel bir hâli olduğunu iddia ederken görürsen, şayet bu hâl onu şeriatın dışarısına çıkarıyorsa, sakın ona yaklaşma. Zâhire uymayan ve doğruluğu bir delille sabit olmayan bir hâl iddia eden birisini görürsen, din konusunda onu ittiham et. Sûfînin sıfatından birisi, Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerifin zâhiri ile çatışan bâtınî bir hükümden bahsetmemesidir. İş, ahlâk ve davranışlarda Habibullah'a (s) tabi olmaktan daha şerefli bir makam yoktur".(28)
Sûfîler bu noktada haddi, hesabı olmayan çok söz söylemişlerdir. Naklettiğimiz sözler sûfîlerin İslâm doktrini karşısında takındıkları tavrı belirtmeye, İslâm'ın hükümlerinin dışına çıkanların kimler olduğunu anlatmaya ve bu konuda kimlerin ihmalkâr davrandığını tayin etmeye kafidir.
Bu şekilde tasavvuf yoluna girmek, İslâm'ın hakikatini ve esasını anlayıp, Kur'ân ve hadise sıkı bir şekilde sarıldıktan sonra, İslâm doktrinine uygun düşmekte idi. Bu sebepten büyük sûfîler, Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerife uymak için teşvikte bulunmuşlardı. Zira onlara göre bu iki kaynağı iyice belleyip manasını kavramadan sülûk etmek mümkün değildi. Tasavvuf yoluna girmek isteyenlerin ilim tahsil etmeleri farz olarak telâkki edilirdi. O hâlde bir kişi önce ilim, sonra amel sayesinde sûfî oluyor ve böylece tasavvufta tuttuğu yolun İslâm ahkâmına uygun olmasını temin ediyordu.
Abdülvahid b. Zeyd şöyle der: "Düşünceleri ile sünnetin manasını anlamaya çalışanlar, kâlpleri ile bu husus üzerinde duranlar ve nefislerinin şerrinden 'a sığınanlar gerçek sûfîlerdir." (29)
Sûfî, İslâm cemiyetinde örnek insan demektir. Şeriatı ve âdâbını bilmeyenlerin, örnek insan kabul edilmeleri uygun ve mümkün değildir. Nitekim bu konuda, Cüneyd şöyle der: "Kur'ân ezberlemeyen, hadis yazmayan ve fıkıh öğrenmeyen bir kimseye bu yolda tâbi olunamaz." Haris el-Muhasibi'nin (243/857) " seni muhaddis mutasavvıf kılsın, mutasavvıf muhaddis kılmasın." sözünün manasını Ebu Talib Mekkî (386/1005) şöyle izah ediyor: "Sen önce hadis ve eser öğrenir, sünnet ve fıkıh hakkında bilgi sahibi olur, sonra zühd ve ibadet yolunu tutarsan yükselir ve ârif bir sûfî olursun. Tersine önce ibadet, takva ve manevî hallerle meşgul olur, sonra ilim ve hadis öğrenmeye çalışırsan, hadisi ve dinin esaslarını bilmediğin için; ya galat, ya şatah veya şeriata muhalif söz söylersin. Onun için zâhirî ilimlere ve hadis yazma işine müracat ederek halini düzelt. Çünkü esas olan budur."(30) Seriyy-i Sakatî (251/857) diyor ki: "Bir insan önce zühd ile meşgul olur, sonra hadis yazarsa ayağı sürçer, fakat önce hadis öğrenir sonra zühd ile meşgul olursa durumunu sağlamlaştırmış olur."(31)

medineli
29-08-09, 19:12
Tasavvufun parmakla gösterilen meşayihinden her biri, dinî ve zâhirî ilimler alanında yüsek bir mevkide bulunuyordu. Ebu'l-Kasım İbrahim b. Muhammed en-Nasrabadî (367/984) kesirürrivaye bir hadis âlimiydi. Ebu Hamza el-Bağdadî (289/904) İmam Ahmed b. Hanbel'in kendisine fıkıh ve kıraat sorduğu bir âlimdi. Amr b. Osman el-Mekkî (291/906) hadis rivayet eden bir usul âlimiydi. Ruveym b. Ahmed el-Bağdadî (303/919) Davud Isfehanî'nin kurduğu Zâhiriye Mezhebi'nin fıkıh âlimlerindendi, hem kadılık yaptı, hem de kıraatı bilirdi. Hamdun b. Ahmed el-Kassar (271/886) Sevrî mezhebinin fıkıh âlimlerindendi, hadisi senediyle rivayet edebilirdi. Muhammed b. Fadıl el-Belhî (319/935) çok miktarda hadis öğrenmişti ve İşrâkiyye felsefesini de bilen bir filozoftu. Malikî mezhebine mensup olan Şiblî (334/951) ilim, zerâfet ve hâl yönünden zamanının şeyhiydi. Ebu Ali er-Ruzbarî fıkıh, hadis ve edebiyat âlimi olan bir sûfîydi. Fıkıhta hocası Ebu'l-Abbas b. Cüreyc, tasavvufta hocası Cüneyd'di. Ebu Sevr mezhebinin fıkıh âlimlerinden olan Cüneyd, hocası Ebu Sevr'in yanında halka da fetva verirdi.(32)
Bunlar ve tasavvufun ilk büyük temsilcilerinden olan diğer büyük isimler hadis ezberlemişler, fıkıh, kelâm, lügat ve Kur'ân ilimlerini tahsil etmişler ve ferâizî öğrenmişlerdi.

Sûfîler ilme büyük önem vermeleri, bu konuda şöhret sahibi olmaları, hadis ve fıkıh ilimlerini rehber görmeleri sonucu olarak, beş kişiyi her bakımdan kendilerine tabi olunması gereken örnek insanlar olarak tanımışlardı. İlhamla öğrenilen ulûma ek olarak şeriata vakıf olan bu beş zat hakkında İbn Hafif: "Ruveym b. Ahmed (291/906), Haris b. Esed el-Muhasibî (243/857), Cüneyd b. Muhammed (297/913), Ebu'l-Abbas b. Ata (309/925) ve Amr b. Osman el-Mekkî'ye (291/906) uyunuz. Zira bunlar ilimle hakikati telif etmişlerdir."(33) der.

Fıkıh ve Tasavvufun Birbirini Destekleyen Yönleri
Cemiyet hayatını ve insanlar arasındaki karşılıklı ilişkileri tanzim eden iki çeşit kaide ve müeyyide vardır. Bunlardan biri maddî ve hukukî müeyyideler, diğeri ise manevî ve ahlâkî müeyyidelerdir. Ahlâk hemen her din ve toplumun ortaklaşa güzel kabul ettiği duygu ve davranışlardır. Ahlâksız dinler bulunduğu gibi, dinsiz ahlâklar da mevcuttur. İslâm'da ahlâk, dinin prensipleriyle uygunluk arzeder ve beraber bulunur. Ahlâkın konusu insanî davranışlar olduğundan, davranışlar din ve dünya üzerindeki bir mutluluğu sağlama amacına yönelik tarzda gerçekleştirilmektedir.
Gerek fert ve gerekse cemiyet hayatının huzur ve saadeti için yukarıda zikredilen iki çeşit müeyyidenin sağlıklı bir şekilde tatbik edilmesi gerekir. Ancak cemiyetteki insanları yalnızca maddî ve hukukî müeyyidelerle idare etmek mümkün değildir. Bunun yanısıra ahlâkî değerlere gerekli önemin verilmesi şarttır. Zaten manevî ve ahlâkî değerlerden yoksun bir ictimaî yapıda, maddî ve hukukî değerlerin uygulanması mümkün değildir.(34)
Bu noktada İslâm Hukuku (şeriat-fıkıh), ahkâmıyla amelî emrederken, tasavvuf da aynı şeyi yapar. İmam-ı Rabbani, sünnete uymanın Nakşibendiliğin en önemli şartı olduğunu söylerken, aynı zamanda ruhsatla değil de azimetle amelî teşvik etmiştir.(35) Yine "Şeriat da, tasavvuf da, 'a yaklaşmayı emreder. Kerametler tasavvuf ve velâyetin bir şartı değildir." der.(36) Bütün bunlar "başlangıcı ilim, ortası amel ve sonu da ilâhî bir mevhibe olan tasavvuf"(37)un İslâm Hukuku ile beraber olduğunu, aynı gayeye hizmet ettiğini ve birbirlerini desteklediğini gösterir.
Gazzali İhya isimli eserinde fıkıh ve tasavvuf yolunu (zâhir-bâtın) birleştirdi. Önce, takva ve şeriata uyma konusunu sistemleştirdi. Sonra sûfîlerin riayet ettikleri âdâb ve gelenekleri açıklayarak, mutasavvıfların ibarelerinde geçen ıstılahları izah etti. Başlangıçta tasavvuf, sadece ibadetten ibaret olup şeyhlerin hâllerinden ve ağızlarından öğrenilen bir bilgi hâlinde iken, bu çalışmalar neticesinde; Müslümanlar arasında tefsir, hadis, fıkıh ve usul gibi tedvin edilmiş bir ilim hâline geldi.(38)
Büyük İslâm Hukukçusu Şatıbî (790/1304), tasavvufta seyr ü sülûkün aslının, azimetle amel olduğunu söyler.(39) Şeriatin namaz, oruç, hac... gibi ahkâmı zaten yapılıyor. Bunlar zaten ruhsat kısmındandır. Azimetle amel ise Nakşibendilik veya bir başka tarikatin kaide ve vazifelerini tatbikle mümkündür. Bu vazifelerin tamamı ise kitap, sünnet, icma ve kıyastan alınmıştır(40) ki, bunlar aynı zamanda, fıkhın kaynaklarıdır. Bu konuda İmam Rabbani şöyle söylemektedir: "Bu konuda esas olan zikr-i ilâhi, şeriatin emridir. Yasaklardan sakınmak ise bu yolun zaruriyatıdır. Farzları îfâ ise mukarribattandır. Kul ve Mevlâ arasında vesile ve vasıta olmaya müstehak olmuş, manevî yolu iyi bilen ve ona ulaştırabilen bir şeyh aramak da yine şeriatin emridir. Çünkü Cenab-ı kendisine yaklaştıracak vesîle aramayı emrediyor."(41)