PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ehli Sünnetten Ayrılmayın-Mahmud Ustaosmanoğlu



Nihade
13-07-09, 18:49
Benzeri ve ortağı olmayan Hak Sübhanehü Hazretlerine i’tikad beyânındadır.”

Akâid kelime olarak Akîde’nin cemîsi olup “Akîdeler” demektir. Akîde: İnsanın inanması icab eden şeylerin tümüdür. Edille-i şer’iyyeden olan kitap ve sünnetten çıkarılmıştır. Fıkıh ve tasavvuf da gene Edille-i Şer’iyye’den çıkarılmıştır.

Mevlâ’ya i’tikad; evvelâ bilmek sonra inanmakla olur. İşte o inanmaya i’tikad denir. Bu i’tikadı kimden öğrenmek lâzımdır? Hakkıyla bilenden. Hakkıyla bilen de kimdir? ALLAH’ın kitabını okuyanlardır.
Yahudi ve Hristiyanlar tembellik ettiler, kitaplarını açıp okumadılar. Bundan sebep de Mevlâ’yı hakkıyla bilemediler. Hak’dan habersiz kötü niyetli insanlar da onları kolaylıkla dalâlete sürüklediler.

Bugün de Kur’an-ı Kerim’in muhteviyâtından habersiz olan insanları Şiiler, hâriciler, mutezileler ve bunun gibi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebinin dışında olan diğer bir takım fırkalar kendilerine çekerek, onlara kendi inançlarını aşılamaktadırlar. Ama bir kimse Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaata mensup bir alimden i’tikadını tam olarak öğrenmiş olsa, bu durumlara düşmez.
Şu halde erkek, kadın herkesin şer’î ilimlerden okuması lâzımdır. Akâidi doğru olarak bilmeyen insanlar ALLAH hakkında suizanda bulunuyorlar, günahları işliyorlar sonra da “Kaderimiz böyleymiş.” Diyorlar.
Meselâ bir insan içki içiyorsa ALLAH (Celle Celalühü)mü ona zorla içiriyor? Kumar oynuyorsa Mevlâ mı ona zorla oynatıyor? Bir insan bile bunu başka bir insana az bir merhametinden dolayı yapmazken, Mevlâ o kadar çok merhametiyle bunu nasıl yapar? ALLAH (Celle Celalühü) da irâde-i külliye, bizde irâde-i cüziye vardır. ALLAH (Celle Celalühü) buyuruyor: “Ey kulum! Benim irâdem senin irâdene bağlıdır. Sen murad etmeden Ben Murat etmiyorum.” Kul irâdesini içki içmeye kullandığında Allâh-u Teâlâ Hazretleri dilerse ona o fiili yaratır. Kul o işte irâdesini kullanmasaydı, Allâh-u Teâlâ’da irâdesini kullanmayacaktı. Kulun irâdesini kullanmasına “kesb” denir. Allâh-u Teâlâ’nın irâdesini kullanmasına da “hâlk” denir. Ef’ali ihtiyâriyeden olan bir fiil bu iki şeyle olur.
Bazen de bir kul kötülüğü istemediği halde meydana gelir. Meselâ bir adamın elini ayağını bağlasalar, zorla ağzına şarap dökseler, bu adamın günahı olur mu? Olmaz. Bütün bunların bilinmesi için herkesin dinî ilimlerden okuması lâzımdır. Bir beyitte der ki:

“Kolunu paçanı sıva, din işlerinde müctehid ol.
Çekilipte çekilmekliği kabul eden deve misali olma.”

Eskiden araba, otobüs, kamyon, tren gibi taşıma araçları yoktu. Ticaret eşyaları develerle taşınırdı. Kervanlar vardı. Develer birbiri ardında peşpeşe giderlerdi. Bir defasında bir deve kervanı bir yerden başka bir beldeye giderken develerin üstünde bulunanlar uyuyuvermişler. En öndeki deve sahibi tarafından güdülmeyince durmuş, o durunca diğerleri de durmuşlar, develerin yularları sarkmış. En arkadaki devenin yularını bir fare gelip kemirmiş, kervandan onu ayırmış. Fare yuların kopan kısmına dişini geçirmiş, deveyi çekmeye başlamış. Yuların hafif hareketiyle sahibi tarafından güdüldüğünü zanneden deve, farenin peşinden gitmeye başlamış. Sahibi uyandığında bir de görmüş ki devesi, bir küçük farenin peşinde gidiyor. İşte cahil olan insan da onun gibidir, kim çekerse onun ardından sürüklenir.
İnsan, bir masonun mu, yahudinin mi, yahovacının mı, şiinin mi, bidat ehlinin mi? kimin peşinden gittiğine bakmalıdır. Şeyhim, Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) Hazretleri: “Cehâlet alâ vezni rezalet.” derdi.

Ey ALLAH’ın kulları! Bundan evvelki beyitte müctehid ol deniyordu. Kolu paçayı sıva, din işlerinde müctehid ol, ama İmâm-ı Â’zam’ı geçmeye çalışma. Onu geçmeyi beceremezsin. Onların ictihadlarını anlayınca müctehid sayılırsın. Yani âyet-i kerimeleri o kadar çok tekrar tekrar oku ki, onlar nasıl anladıysa sen de öyle anlamaya çalış. İmâm-ı Muhammed İmâm-ı Â’zam’a geldi. “Ben okumak istiyorum.” Dedi. İmâm-ı Â’zam’da: “Hâfız olmadan olmaz.” Dedi. İmâm-ı Muhammed gitti. Bir hafta sonra geldi yine. “Okumak istiyorum.” Dedi. O zaman İmâm-ı Â’zam “Ben sana hâfız olmadan olmaz demedim mi?” deyince İmâm-ı Muhammed; “Ben hâfız oldum da öyle geldim.” Diye cevap verdi.
Böyle adamlar müctehid olur işte. Bizim de onların yolundan ayrılmamamız lâzım.

Usûlü Fıkh’ın başında şöyle bir ibâre vardır:
“Hangi tilki aslanın izlerine uyarsa, vahşi eşeklerin taze etlerine nail olur. Çünkü o aslan otlayıcı (et yiyici)dir.” Şimdi o tilki biziz. Eğer aslan gibi olan büyük hoca ve şeyhlerimizin peşine tabi olursak, taze taze marifetlere ulaşırız. Kendi başımıza kalırsak “Nasara” nedir? diye sorsalar mastar bile diyemeyiz.
Resûlüllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz ve O’nun izinde giden Hulefâ-i Râşidîn, Selefe-i Sâlihîn, İmâm-ı Â’zam, İmâm-ı Şafiî, Ahmet İbn-i Hanbel, İmâm-ı Mâlik gibi büyük zatlar varken, câhil insanlar izlenir mi?
Bakara suresinde Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:
“İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki tarafta) azabı görmüş ve nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır.” (Bakara Suresi: 166)

Dünyada hiç düşünmeden bazı kimseleri kendilerine önder edinen ve böylece batıl yola giden kimseler, âhirette o önderlerin kendilerinden uzaklaştıklarını görürler. Ancak her iki taraf da içine girecekleri azâbı görecekler ve ondan kurtuluş olmadığını anlayacaklardır. Dünyadakinin tersine bu sefer uyanlar konuşurlar, ama artık faydası yok.
“Kötülere uyanlar şöyle derler: Ah keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi bizde onlardan uzaklaşsaydık! Böylece ALLAH onlara işlerini pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.”
(Bakara Suresi: 167)

Onun için dünyada kime uyuyoruz iyi bakalım. “Bir kavmin delili karga olduğu vakit, onu leşli bir araziye götürür” Önderi bülbül olursa, o da gülistana götürür. Bülbül varken kargaya uyulur mu? Efendi Babam şöyle anlatmıştı: Bir gece seher vakti, uyanıkken aşikâre olarak Şeytan yanıma geldi ve bana: “Sen hangi mezheptensin?” diye sordu. Ben de: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebindenim” dedim. “Peki mezhebinin hak olduğuna delilin nedir?” dedi. Ben: “Kur’an-ı Kerim’dir.” Dedim. O: “Her mezhep sahibi haklı olduğuna dair Kur’an’ı delil getiriyor. O halde onların haksız olup senin haklı olduğun ne malum? Dedi. Bunun üzerine ben ona nice âyet ve hadisleri okuyarak cevap verdiysem de, bir türlü ikna olmadı ve önüme bir taş yuvarladı. Böylece uzun müddet mücadeleye devam etti, çok yoruldum, âciz kaldım ve yanımda duran yatağa düştüm, uzandım. O anda Mevlâ Teâlâ Hazretleri, Bakara Sûresi 137. Âyet-i celîlesini hatırıma getirdi. Ben de hemen yatağımdan doğrulup ona cevap olarak bu âyeti okudum ve dedim ki: “Bu âyet-i celilede Mevlâ Teâlâ habibine ve ashâbına hitâben buyuruyor ki;
“Eğer onlar (kendi dinlerini hak bilip insanları ona davet eden Yahudi, Hristiyan vesair din mensupları) senin ve ashabının inandığı gibi inanırlarsa, muhakkak (ancak o zaman) hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse ancak onlar haktan büyük bir ayrılık içindedirler.”
Ve devamla şeytana dedim ki: “İşte bu âyet-i celile nâzil olduğu zaman ne Mu’tezile, ne Şîa, ne Cebriye, ne de Kaderiye gibi bâtıl mezhepler mevcut değildi.” Ancak Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbı mevcuttular ve hak üzere olanlar da ancak bunlardır.
Öyle ise dünya yıkılıncaya kadar ancak onlar gibi inanıp, onların amelleri gibi amel edenler, onlara hakkıyla tabi olmuş ve hidâyet üzere bulunmuş olur. “Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat” işte bunlardır. Şeytan bu izahata karşılık veremedi ve gitti.

Şu halde ey Müslümanlar! Bizler, Resûlüllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) nasıl inandı ise, ashâbı nasıl inandı ise, öyle inanırsak doğru yoldayızdır. Dünya halkı ise, siz nasıl inanıyorsanız öyle inanırsa, o zaman hidâyettedirler. Başka tarafa dönerlerse onlar o zaman ancak ayrılıktadırlar. Kur’an’dan ayrıldın mı işin bitti: Hadisten aydıldın mı işin bitti. Kendilerini birbirlerine beğendirmek için bir o yana bir bu yana dönüyorlar. Fitne çok. “Cihan fitne dolmuş gel gidelim, Cemâli bâ kemâli seyridelim.” Benim doğduğum köyün az ötesinde, “aşağı köy” diye isimlendirdiğimiz bir köy vardır. Oradan bir ırmak geçer, ırmağın kenarında irili ufaklı hemen hemen aynı ebatta bir çok taşlar bulunur. Bunlardan başka ırmağın tam ortasında nerede ise bir oda büyüklüğünde siyah bir taş var. Yurkarıdan akıp gelen su büyük bir coşku ile onu yuvarlamak istercesine ona vurur. Lâkin taş oraya öyle yerleşmiştir ki; yerinden dahi kımıldamaz. Kendisine vuran sular yarılıp gider. İşte Müslüman da o taş gibi olmalı, ona çatan fitneler, o su gibi yarılıp gitmelidir. Bir âyet-i celilede şöyle buyurulur:
“Bir de hanginiz sabırlıdır, bilelim diye, bir kısmınızı diğer bir kısmınız için bir imtihan vesilesi kıldık. Senin Rabbin ziyâde görücüdür.”
(Furkan Suresi: 20)

“Bakalım çatan fitneler îmânını, İslâm’ını değiştirecek mi?” diye insan imtihandadır. Gazete, Televizyon, (dini sevmeyen) anne, baba, Şeytan, Nefis… gibi. Daha bir çok fitneler vardır. İşte bunlardan biri veya bir kaçı ya da hepsi insana çatabilir. Mevlâ Teâlâ bakıyor bakalım, bizim ırmağın içerisindeki büyük taş gibi, insan, çatan şeylere karşı sabredip durabilecek mi? Yoksa “Ne yapayım dayanamıyorum, ben de onların keyiflerine uyayım” mı? Diyecek. Allâh-u Teâlâ âyet-i kerimede ne buyurmak dilemişti? “Habibim! Sen ve ashâbın tam hidâyettesiniz, Ben sizden memnunun, zira size bildirdiğim hak yol üzeresiniz. Eğer bu yoldan ayrılmazsanız memnuniyetle yaşarsınız ve memnuniyetle Bana kavuşursunuz.” Her vakit bizim sırtımızı okşayıp: “Sen hak yoldasın” diyecek değiller ya… Bazen: “Sen yanlış yoldasın, inancın yanlış, yaşayışın yanlış, kıyafetin yanlış” diyenler de olacak! Müslüman olan canından ayrılacak hidâyet yolundan ayrılmayacak. Çünkü Mevlâ Teâlâ: “Canından ayrılma!” buyurmadı, “Hak yolundan ayrılma” buyurdu. ALLAH yolunda ölenler şehid oluyor. Bize anamızdan babamızdan çok acıyan ALLAHımız, daima uyanık olmamız için böyle açık âyetleriyle bizlere vaaz ediyor. Şimdi vaktimiz varken tedbirlerimizi alalım. Âhiret için gerekli vazifelerimizi yoluna koyalım. Sonra özür dilemenin faidesi olmadığı günde, özür dileme mecburiyetinde kalmayalım.



Mahmud USTAOSMANOĞLU (Efendi Hazretleri Kuddise Sirruhû))
Bu yazı Kasrı Arifan dergisi Aralık 2008 sayısından Alıntıdır...
__________________

http://forum.itibarhaber.com/mahmud-ustaosmanoglu-efendi-hz-k-s/430-ehli-sunnetten-ayrilmayin-mahmud-ustaosmanoglu.html

AskSairi
13-07-09, 19:01
kim islam cematindan bir kurus ayrilirsa , Islam halkasini boynundan cikarmis olur.
( Hz Muhmmed a.s.m)





Bülbüller uçtu gitti
Akbabalar türedi
Belki zaman tükendi
Ahir zamandır şimdi

Kargalar öter durur
Bülbülleri susturur
Hain arkadan vurur
Zalim sırıtıp durur

Tükeniyor Salihler
Haktan sapar kardeşler
Afetler zelzeleler
Teker teker gelirler

Acep ders alan yok mu
Hakka koşturan yok mu
Beklenen acı son mu
O sinsi şeytan yok mu

Yok edin vesveseyi
Bırakın felsefeyi
Her zaman geçer dini
Yaşamalı hep vahyi

Kimler ne derse desin
Nice şeyler çok kesin
Vakti bilen tek Rabbin
Hep onu ansın kalbin

Olma vakitken çalan
Fark etmez hangi zaman
Azrail’e hazırlan
Fark etmez âhır zaman

Bil ki çoğu ziyanda
Bil ki çoğu riyada
Reydin için palavra
Gözler kirli parada

Okumalı Kuranı
Kavramamalı hayatı
Kuvvetlendir imanı
Yasayarak İslam’ı

İhya edip sünneti
Gel fidanlar ekmeli
Kalpleri fethetmeli
Dost Selamlar vermeli

AskSairi 23/03/2004

Nihade
13-07-09, 19:15
İnşaALLAH bizde o ırmağın ortasında duran kaya gibi oluruz, gelen fitneler yarılır gider.
Şiir için teşekkürler
selametle kalın...

AskSairi
13-07-09, 19:18
bende paylasımız icin tesekkür ederim
uzatan yakından alakalı gibi geldi paylaşım dedim

vesselm