PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Güçsüzlüğümle Güçlüyüm!



Turkbeyi
24-05-09, 01:46
Güçsüzlüğümle Güçlüyüm!

http://www.gencdergisi.com/images/stories/genc/2009/mayis/muratcelik2.jpg
Konuşan: Süleyman Ragıp Yazıcılar – Taha Süren

- Bir röportajınızda “işe önce kendimizden başlamalıyız” diyorsunuz. Sormak istiyorum: Murat Çelik’in kendinden başladığı nokta neresidir, şu an geldiği nokta neresidir? Bu süreci özetler misiniz?

- Sürekli başlama halindeyim ben. Bu “an”da yaşanan bir şey, sürekli başlama halindeyim ben. İnsanın kendinden başlaması zaten kendini tanımaya gayret etmesi demektir. Çünkü gerçek manada yıkım, gerçek manada terör, gerçek manada zulüm, her şeyden önce insanın kendisiyle başlıyor. Ben de bu anlamda kendi içine doğru yolculuk eden bir adamım. Yolculuğumu en güzel şekilde sürdürüp en güzel bir biçimde tamamlamak istiyorum inşallah.
- Düş Sokağı Sakinleri grubundan ayrılışınız, sessizliğiniz, tek başınıza çıkardığınız solo albüm… Bu süreçle ilgili kafalarda soru işaretleri var hâla. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

- Hafızam beni yanıltmıyorsa, Düş Sokağı Sakinleri 1992’de şekillendi. 93 sonuna doğru albüm çıkardık. Üç albüm yaptık beraber. Ondan sonra da bir ayrılık girdi araya. O zamandan bu zamana Murat da ben de profesyonel olarak müziğin içindeyiz.
- Dini yönelişiniz ayrılığa sebep oldu, bu yüzden sıkıntılar çıktı diye duyduk?
- Bunun etkisi yok diyemem, var tabii ki. Var ma çok konuşulmaya değer bulmuyorum. Esas mevzular başka mevzulardı. Onlar da Murat’la benim aramda olan şeyler, Allah’ın izniyle de mezara kadar gidecek. Üzerinde konuşulmaya hiç gerek yok. O yüzden söylüyorum, şarkılarınızda, resminizde, filminizde, kitabınızda, şiirinizde bir sürü şey söyleyebilirsiniz. Mesele söylediğinizi hayata geçirmektir. Hayata geçirmiyorsanız gerçekten boştur yani. O yüzden hep söyledim , insan önce kendi iç yolculuğunu tamamlaması gerekir. Kendi iç yolculuğunu tamamlamayan ya da bu uğurda gayret göstermeyen kişinin yaptığı iş eksik olur kanaatindeyim, yaşam da bunu gösteriyor. Çünkü gerçekten de önce söyleyeceklerimizi karşımızdakinden önce kendimize söylememiz gerekir. Böyle olduğuna inanıyorum. Bu yüzden de aramızda ayrılıklar çıktı, sorunlar çıktı, müzikal anlamda farklılıklar başladı, egosal durumlar, nefsi durumlar…
- Seçkin bir dinleyici kitlenizin olduğunu gözlemledim. Yanılıyor muyum, yoksa gerçekten de dinleyici kitleniz için, sizin deyişinizle “aklın ve kalbin kesiştiği noktada” oldukları söylenebilir mi?
- Var, ama çok az. Müzikal anlamda konuşuyorum bunu. Çünkü öbür türlü konuşursam tanımam lazım, tanımadan haksızlık edemem yani, kimin ne olduğunu Allah’tan başka kimse bilemez. Ancak zahiri anlamda karar verebiliyoruz. O yüzden de bilemiyorum. Ama müzikal anlamda az. Müzikal anlamda ortaya bir değer koydum ben, buna inanıyorum Allah’ın izniyle. Hâla çalışıyorum, sürekli kendimi geliştirmek için uğraşıyorum. Fakat bazı zorluklarla da karşılaşıyoruz. Özellikle birtakım magazinel haberler; Müslüman oldu… Dinleyicilerin arasında örneğin inanç sahibi -daha doğrusu herkes inanç sahibidir de- iman sahibi insanların müziğimde beklentilerin şöyle olduğunu gördüm. Böyle, Allah, Muhammed lafı geçsin. O zaman yapılan müzik iyi. Ama öteki türlü yırtınıyorsunuz, gerçekten bir değer koyuyorsunuz ortaya, bir şey yok yani! O anlamda gerçekten çok büyük adım atmak lazım. Çünkü hayatta hiçbir şey yeni değildir. Ama biraz olsun farklı bir şeyler söylemek lazım. O uğurda gayret ediyorum. Gerek insan-insan ilişkisinden tutun, gerek insan-Allah ilişkisine, gerekse insan-eşya ilişkisinde hep bir enerji gerekir. Enerji vermezsiniz bütünleşemezsiniz. Müzik de böyle bir şeydir. Ama gördüm ki, her kesim için geçerli bu, enerji vermek pek istemiyorlar. Sadece hazır klişe laflar söylensin, klişe temalar çalınsın isteniyor. Kendi yaptığım müzikte de onu görüyorum. Örneğin pervane adlı bir parçam var. O parçada bazı konserlerde doğaçlama sözler söylüyorum, kendiliğinden geliyor. O ana kadar, müzikal anlamda akademik olarak gerçekten çok hoş şeyler yapıyoruz. Ama bunların hepsi gözden kaçıyor. Orada diyelim ki dini bir vurgu yaptığınız zaman, oo müzik sanki oymuş gibi algılanıyor. O da beni kahrediyor yani. Tabi bunun için bir altyapı gerekli, bu altyapı için zaman ve sabır gerekli. Örnek teşkil eden insanların çok olması gerekli. Biz de sabrediyoruz, elimizden geldiğince yapmaya çalışıyoruz.
- Buradan romanınıza geçecek olursak, sizi edebiyata yönelten şey ne idi? Müzikte eksik kalan bir şey mi vardı ki edebiyata yöneldiniz?
- Yok. Buradan hareket edersek, edebiyatın müzikteki eksiklikten çıktığı sonucuna varırız. Yani beni hareket ettiren bir şey yok, bu doğal. Allah insanı meşrebine göre yaratmıştır, meşrep belirlemiştir. Kendiliğinden çıktı, yani edebiyat ve müzik ya da şiir ya da sinema, resim.. Bunlar ayrılmaz bir parça. İsteyen istediğini yapabilir, yeter ki söyleyecek bir şey olsun, bir bütünlük olsun, bir değer taşısın. Bir şair dizesindeki söylediği imgelerin ağırlığını omuzlarında taşıması lazım. Keza bir müzisyenin de söylediği şarkıların, tınılarının ağırlığını omuzlarında taşıması lazım. Ressamın öyle; renklerinin ağırlığını omuzlarında taşıması lazım. Zaten bu ağırlığı omuzlarında taşıyabilme gücünü gösterenler gerçekten onurlu bir şekilde ayakta duruyorlar. Hepsine selam olsun.
- Popüler kültürün putlar yarattığını ve sanatçıların ilahlaştırıldığını söylemiştiniz zamanında. Aynı şey şu an sizin için de vaki oluyor diyebilir miyiz? Bu konuda sevenlerinize ne söylemek istersiniz?
- Tabi oluyor, yani bunu yaşıyoruz. Ama bunda suçlu yalnızca dinleyici değil, icracı da aynı şekilde bu suça ortaktır. Belki birazcık daha dinleyicide sorumluluk daha fazla. Çünkü bitkilerin, eşyanın, insanın ve diğer canlı varlıkların yaşadığı şu dünyada bir baksa, kendisinin halkanın bir zinciri olduğunu çok iyi görecektir. Dolayısıyla da, sahnede olan kişinin kendinden üstün tarafı olmadığını görecektir. Çünkü eğer o dinlemese kime çalacaksın. Bu bilinçten yoksun oldukları için ve sürekli de yıllardır şöyle bir dolduruş içinde oldukları için: “sanatçı olan, sahnede olan işte şeydir; başka düşünür, başka yaşar, başkadır, şöyledir, böyledir…” böyle oluyor. Ama sanatçı adam ancak ve ancak bir paylaşım olduğu zaman yaşamını sürdürür. Dolayısıyla kim kime afra tafra atıyor yani. Kim kime üstünlük taslıyor yani. O sanatçı adamın onu dinleyenden üstünlüğünü ne belirliyor ki? Yani duygularını doğru düzgün ifade etmesi mi belirliyor? O duyguları doğru düzgün ifade edebilmesi için ekmek yemesi lazım, fırıncıdan ekmek alması lazım, anlatabiliyor muyum? Bir yere gitmesi lazım,dolmuşa, otobüse binmesi lazım. Onu taşıyacak bir insanın olması lazım. Bu bir harmonidir, uyumdur. Dünyanın, evrenin uyumudur. Bu uyumu göremeyenlerde böyle çatlaklıklar başlıyor işte. Mevzu bu.
- Bir seveninizin tabiri aynen şöyle: Popüler kültüre en büyük tokat Murat Çelik’tir. Katılıyor musunuz bu söze?
- (Gülüyor) Ben pek girmek istemiyorum bu popüler kültür konusuna, çünkü çok konuşuldu. Hayatta her şeyin bir yeri vardır, karşılığı vardır. Arabesk müzik kötü, metal müzik kötü, pop müzik kötü.. Yok öyle bir şey! Hayatta iki tarz müzik vardır: İyi müzik-kötü müzik. Şimdi, arabeskin içinde o kadar muhteşem yapıtlar var ki, klasik müziğin içinde o kadar rezil şeyler var ki.. Yani nedir iyi olan, kötü olan peki, anlatabildim mi? Bunu belirleyecek olan, dinleyicinin, alıcının; talep edenin yani talebenin kültürüdür, altyapısıdır. Az çok neyin değer taşıyıp taşımadığını şekillendirebilmesi lazım kendinde. Yani şimdi, klasik müzik çok mu iyi yani, ya da caz müzik, rock müzik çok mu kötü… Hepsinin içinde güzeller ve kötüler var. Bu böyle olmalı zaten. Pop müzik kötü mü? İçinde o muhteşem örnekler, o kadar muhteşem albümler var ki.. Şimdi ne diyeceğiz, pop müzik kötü, pop müzik saçma mı? Hayır. Mesele, Allah insana birtakım araç gereçler vermiş. Mesele insanın bu araç ve gereci nasıl kullandığı, niye ve niçin kullandığı… Olay bundan ibarettir. Müzik dalları da, ya da popülizm de, hepsi bu oyunun parçaları. Bunu nasıl oynadığınız, kullandığınız önemli, gerisi hikaye.
- Müziğin sizdeki karşılığı nedir?
- Bilmiyorum.
- Güzel. (Gülüyoruz.) Peki Murat Çelik en çok neyin derdinde, neyin kaygısını taşıyor?
- Adam olabilmenin kaygısını taşıyor.
- Bir dinleyiciniz, parçalarınızdan çok etkilendiğini ve biraz olsun onlara acımanızı söylüyor. Ne dersiniz?
- Her insan ayrı bir dünya, yani ayrı bir alem. Kim bilir neler hissediyor içinde. O sözleri dinlerken kendince, kendi hamuruyla nasıl yoğuruyor onu bilemiyorum. Herkes farklı yoğuruyor. Bıçakla ekmeği kesersin bir insanın karnını doyurursun ama bıçakla o insanı da öldürebilirsin yani. Mesele burada bıçakta değil, bıçağı nasıl kullandığında. “Ben güçlüyüm güçsüzlüğümle” dediğim zaman, ne anlatmak istiyorum, bunun üzerine biraz kafa yormak lazım. Ya da benim yazdığım aşk şarkılarında çoğu insan onları düz aşk şarkıları olarak algılar. Haklıdır da, hiçbir şey diyemem. Çünkü ben albümü yaptığım zaman, ya da parçayı Allah ilham ettiği zaman, o benden çıkar artık, benim değildir, dinleyenindir. O nasıl isterse öyle yorumlar. Ama gerçekten geniş bakabilmek lazım.
- Bir dinleyiciniz de, uzun saçlı Murat Çelik ile kısa saçlı Murat Çelik arasında çok fark olduğunu söylüyor. Uzun saçlıyken daha hareketli, daha çoşturucu, kısa saçlıyken daha dingin olduğunuzu ifade etmiş.
- Büyük oranda doğru, yani iyi tespit etmiş, eksikleri var tabii de. Çünkü hayatta her şey olduğu gibi bütün canlı varlıkların bir tekamül süreci var. Bu tekamülü nasıl algılarsanız öyle algılayın. Neticede gelişmeye yönelik bir şeydir. Müzikal anlamda da böyledir. Hiçbir zaman insan aynı kalamaz ki. Allah’ın koyduğu kurallara aykırı bir şey bu. Her zaman daha iyiye, daha doğruya doğru gelişirsiniz. Doğrusu da budur yani. Ben de bir insanım, ben de müzik dinliyorum, benim de içsel dünyam var, renklerim var. Acılarım, umutlarım var. Neyi yaşıyorsam onu yansıtmaya çalışıyorum. Ama artık müziğimde tınıların daha çok hakim olmasını istiyorum. Zaten bu ay sonunda “Aşkın Elif Hali”nin albümü çıkak piyasaya inşallah. Orada da tınıyı ön plana çıkarıyorum, o bir geçiş albümü zaten. Ama bunları yaptıkça dinleyici daha da azalıyor, bunun da farkında olarak peşinen kabul ediyorum, bu iş böyledir zaten. Daha progresif şeyler yapmak istiyorum.
- Beslendiğiniz kaynaklarla ilgili konuşacak olursak… Mesnevi mi acaba diye not almışım…
- Nedense insanların aklına hep öyle şeyler geliyor. Tasavvufi eserler falan. Bu bir hastalık ya. Ciddi anlamda bir hastalık yani. Allah’ın Peygamberi, kitabı dururken… Reddetmiyorum, ki Mevlana’nın, özellikle Şems’in ben de özel bir yeri vardır… Ama gerçekten kimse Allah’ın kitabını okumuyor yani. Bu söylediğim iman ediyorum diyenler içindir. Benim için Allah’ın rasûlü ve kitabıdır öncelik dediğim zaman, tamam da başka kim var vs deniyor. Neyi tamam!? Mevlana şimdi yaşasaydı, yazdıklarını çart çurt atardı ve başka bir şekilde yazardı.
- Namaza gitmek, Allah demek, müzik dünyasında sizin için zorluklara, bir yadırganmaya sebep oldu mu?
- Kimse kimseye bu anlamda bir şey diyemez ki. Sadece zorlukları var. Zorlukları nedir? Müslüman olmanın getirdiği bazı zorluklar var, sorumlulukların var. Sen bir iddia taşıyorsun, Müslüman’ım diyorsun, bir iddia taşıyorsun ve dolayısıyla iddianı ispatlamak zorundasın. Her şeyden önce kendine ispatlamak zorundasın. Çünkü kendine ispatlarsan senin aynandan etrafa yayılacaktır. Dolayısıyla insanın kendine ispatlaması Allah’a ispatlamasıdır. Kendinin razı olması Allah’ın razı olmasıyla eş anlamlıdır aslında.. Bunları tırnak içinde, manayı gözeterek söylüyorum, lafzi anlamıyla söylemiyorum. Allah’ın istediği bir takım şeyler var senden. Erdemliliğe yönelik olanları olmazsa olmazdır. Bunları şimdi geçiyorum. Ama müzik yapmak istiyorsunuz, yapacağınız her yer bardır yani. Barların dışında Türkiye’de müzik yapabileceğiniz bir yer yok. Ortam da uygun değil zaten. Ne yapıyorsunuz? Artık görünememeye başlıyorsunuz piyasada. Ben yıllardır, çeşitli gazetelerde, televizyonlarda olsun, dergilerde yaptığım röportajlarda, sohbetlerde bazı şeyleri vurguladım. Bu ülkenin gerçekten eli paralı adamları var Müslüman olduğunu söyleyen. Allah ayetinde yolda kalmışlara yardım edin diyor, yolda kalmışların ne olduğunu iyice düşünmek lazım. Bu ülkede bir sürü insan, bir sürü genç müzik yapmak istiyor. Ama bu çocukların müziğini icra edeceği yer yok. Çok mu zor böyle mekanlar açmaları? Müzik malayani mi yani? Ama bir görseler, en büyük silahlardan biri olduğunu bir anlayabilseler işin rengi değişecek. Ya da birileriyle konuşuyorsunuz, diyorsunuz ki: Kardeşim, bu Allah için çok büyük bir hizmettir. Sen bunun yerine yüz tane cami yaptırsan bunun yerini tutamazsın bu çağda. Gelin bir mekan açalım, buraya gerçekten değer taşıyan, eli ayağı düzgün müzikler koyalım. İnsanlar gelip dinlesinler. Lakin bu anlayış, onca mesele varken bu mu falan diyor… Ama bunu diyenin de çocuğu, isim vermeyeceğim, dinliyor. Anlatabildim mi neler dinlediklerini? Çünkü örneklik yok ki çocuğun önünde. Şimdi benim hanım kardeşim nerede müzik dinleyecek? Ha, gidecek birkaç tane yer var, orada da yıllardır aynı şekilde insanları sömüren, Allah, Muhammed lafızları geçen içinde, adına ilahi denilen tuhaf bir müzik. Allah’tan ki zamanında yapmışlar etmişler, çok güzel örmekleri var. Hâla, kelimenin ağırlığını bilerek söylüyorum, insanları sömürerek, duygularını sömürerek, üzerine bir taş dahi koymadan, hatta var olan taşı da bozarak müzik yapan insanlar var. Çıtayı biraz yükselteyim de, Müslüman kardeşimin de çıtası biraz yükselsin diye bir gayesi yok. İki günü aynı olan ziyandadır. Bunların hayatı ziyan. Bunlar da çıkıp karşıma bir şey yapmamışım gibi bakıyorlar. En nihayetinde birisi kabul etse bu projeyi, Anadolu da veya işte Üsküdar’da yapalım diyor. Oldu!! Çarşamba’da birbirimize tebliğ edelim yani. Kardeşim hayır diyorum, bilakis Taksim’in göbeğinde yapalım. Yani bu zihniyet.. bilemiyorum… Tırnak içinde söylüyorum bunu, çaresiz kaldığımı da kabul ediyorum yani.
- Seyyah isimli parçanızla ilgili konuşacak olursak… Bu parça birçok insanın uğrayacağı durakları da içeriyor diyebilir miyiz?
- Tabii. Benim yazdıklarım, benim kendimle olan kavgalarımdır. Kavga biterse olay biter. Bu kavga; Hayata Allah’ın bak dediği yerden bakmaya gayret eden insanlar için, onurlu bir biçimde dik durmaya gayret eden insanlar için, bu kavgada ortak şeylerimiz var. Ben bu kavgaları tınıyla ya da değişik bir sözle ortaya koyuyorum, bir başkası resimlerle ortaya koyuyor, bir başkası şiirle ortaya koyuyor. Ama bu kavgada buluşuyoruz ki beğeniliyor. Bu, şarkıyı yazana da bir anlam katıyor. Dolayısıyla, kaygılarımız aynı yani. Değişik bir kaygı yok. O yüzden buluşuyoruz zaten. Çünkü bizler bir ayna görevi görüyoruz. Ben bir aynayım. Aslında beni dinleyenin, okuyanın, kendi güzelliklerinin benim aynamdan tekrar kendisine dönmesinden başka bir şey değil. Çünkü beğeniyorsa, anlamlı buluyorsa, söylenenin, çalınanın ötesine geçilebiliyorsa, bu kendi güzelliğinin yansımasından başka bir şey değil ki. Mevlana örneği verdik biraz önce. Onun dediği gibi: Bu işler karşılıklı, susayanın suyu araması gibi su da susayanını arar.
- Hepimiz yalnız ölürüz diye bir söz var… Yalnızlığın sizdeki anlamı?
- Var olduğunu anlayan, idrak eden insan yalnız kaldığını görecektir. Ama bu yalnızlığın çok ciddi anlamda kalabalık barındırdığını da görecektir. O kalabalıktan da ne anladığımız… Çok büyük bir güç barındırdığını da görecektir aynı zamanda.
- Mayıs’taki konserinizle ilgili konuşacak olursak?
- İnşallah hayırlısı olur, inşallah güzel olur ama şöyle bir şey var; mesela, biraz önce seyirciden bahsederken, bir şekilde insanlarda artık şöyle bir şey oluşmaya başlamış: Konser insanlara göre eğlenme demek, bu geliyor herkesin aklına yani. Ben buna hayretle bakıyorum. O yüzden çoğu konsere çıkarken, adıma düzenlenmiş, biletli konser değilse, yani paralı değilse… Ücretsiz düzenlenmiş konserlerde çok korkarak çalıyorum. Yapmak istediğim pek çok şeyi de yapamıyorum. Çünkü insanlarda algı değiştirilmiş. İşte sistem böyle falan, bunları söylemek çok kolay. Bunu Müslüman olan insanların sisteminde de görüyorsunuz. Çünkü bir değer varsa, bu değerin Müslüman’ı, imanlısı, imansızı, bir şey fark etmez. Değer, değer taşır.
- Konserde dertlerinizi, kaygılarınızı dile getirseniz?
- Olabileceğini zannetmiyorum, sahneye çıktığımda tamamen müziğe konsantre olmak istiyorum. Bu güne kadar binlerce konser verdim, o konserler içinde toplasan herhalde beş dakika sürmez. Çünkü orada bir iletişim var. Tabii şöyle bir algı da var insanlarda; Sahnesi çok iyi! İşte muhabbet ediyor, güzel konuşuyor falan, hep görüntü yani. Hayatta her şey bize paketlenerek sunuluyor. Nasıl dinleyeceksin? Paketlenmiş olarak.. Nasıl seveceksin? Bak şöyle.. Nasıl kızacaksın?.. Bak şöyle… Eğitim bile paketlenmiş halde. Bugünkü eğitim sistemi insanı salaklaştırmak için yapılmış bir eğitim sistemidir. Benim de çocuğum var altı yaşında, Eylül’ de inşallah okula başlayacak, kahroluyorum! Yapabilecek bir şeyim yok. Ancak kendim kontrol etmeye çalışacağım. Bu eğitim sistemi insanı salak yapmak için bilinçli bir şekilde yapılmış. O kadar kolay ki bunu değiştirmek. Ama niye değiştirecek ki? Düşünen insan istemiyor bu sistem. Dolayısıyla hayatta her şey bize paketlenerek sunulmuş halde veriliyor. Sadece ve sadece görüntü önemli. İçerik? Aman boş ver ya… Kimse kadehin içindeki şarabı merak etmiyor, herkes kadehle ilgileniyor…

http://www.gencdergisi.com/index.php?option=com_content&view=article&id=136:guecsuezlueuemle-gueclueyuem&catid=50:roepoertaj&Itemid=105