İLETİŞİM... AMA NİÇİN?

(İLETİŞİM, TEMEL GAYE İÇİN YAPILDIĞI ZAMAN, GERÇEK BİR MANA İFADE EDECEKTİR)

İletişim kurmalı, bu bize lazım. İnsan olmamızın gereği belki de. Ama temel gaye insan için, “Allah’ın razı olduğu bir kul olabilmek” olmalı her zaman. İşte bu açıdan bakıldığında, amaçlanan hedef Hakk rızası oldukta, iletişim, bir mana ifade edecektir.

 Tarih sahnesine baktığımızda, bu gayeyi amaçlayan iletişimin çok işler başardığını görmekteyiz. Maksad “i’lâ-yı kelimetullah” oldukta dağlardan gemilerin yürütüldüğünü, en alınmaz kalelerin zapt edildiğini, bu maksada ulaşmak için nice canların feda edildiğini ve nice gönüller kazanıldığını görmekteyiz. İslam’ı en ileriye götürme hevesiyle insanların kafalarında, sırf bundan dolayı, “kızıl elma” düşüncesi oluşmamış mıdır?

İletişim, tek başına yapılamaz. “Haydi iletişim kuralım” deyince, hemencecik iletişim kurulamaz. Bir insan unsuru gerekli iyi bir iletişim için, öncelikle kalifiye eleman bulunmalı. Bu da iletişimde verim arzulayanlara, Ahmed Yeseviler, Musablar, Mevlanalar, nice isimsiz Mehmetçik ve Alperenler olmayı gerekli kılar. Peygamber (sav) Musab b. Umeyr’i boşuna seçmemiştir. O, örnek bir şahsiyet, etkili konuşma ve faaliyetiyle Medine’yi İslam Başkenti yapacak kıvamdaydı. İslam öncesi Mekke toplumunda da kültürlü ve asil biri kabul ediliyordu. Onun giydikleri Mekke’de moda oluyor ve her Mekke’li kız onunla evlenmeye can atıyordu. İşte o Musab, Medine’ye gittiğinde sadece Kur’an öğretmedi, etkili diyalogu sayesinde yaşanan İslam’ın güzellikleri öğretti aynı zamanda. O halk, bu sayede İslam’a öyle bağlandılar ki İslam’ın gerçek yardımcıları olan ensar oldular. Onların içinde de, bu güzelliği Ebû Eyüp el-Ensari gibi içinde yaşamak ve bunu en uzaklardaki insanlara ulaştırmak isteyen nice dava erleri çıktı.

O yıldız şahsiyetler için, yetişmiş insan önemliydi. Bunun için Sa’d ibn Vakkas, Zübeyr b. Avvam’lar karşılığında Uhud Dağı büyüklüğünde mücevherat, bir oda dolusu altın hiçe sayılıyordu. Yeter ki onlar olsundu. O zaman neler başarılmazdı ki... İşte o insanlar, Peygamberin vefatından sonra zaman içinde azaldılar artacaklarına... Hep Mehdiler beklenir oldu insanların hayallerinde. Ama nedense bekledikleri o büyük kurtarıcılar gelmedi. Gelenler milletleri esaretten kurtarsalar da hedefin farklılaşmasından mıdır nedir gelmedi İslam’ın kurtarıcıları... Ama bunun yanında, İslam Tarihi boyunca Hakk rızasını arayanlar da az değildi. Bunlar unutulmamalıydı tarihten ibret alanlarca...

Bazıları için ticaret, sadece bir araç kabul ediliyordu. Onlar, malı Allah rızası için kullanıp, bir gram dünya malı karşılığında, ahireti satın alacaklardı. Ne güzel bir alış-verişti bu. Bu inançla Ebûbekirler, mallarının neredeyse hepsini veriyor; Peygamber’in Şam’a ticaret için gittiğini duyan müslümanlar, Peygamber yapmışsa vardır bir hikmeti diyerek hem rızk kazanmak hem de davet için nice dağlar aşıyorlardı. İşte o insanlar sayesinde, Uzak Doğu ve Orta Asya’daki birçok ülkeler İslamiyet’le karşılaştı. O tüccarlardaki iyi niyet, dürüstlük ve ahlak güzelliği karşısında fazla direnemeyip müslümanlar oluverdiler. Ahi dervişleri Anadolu’da, insanlara hem örnek oldular hem de İslam’ın ticaretteki ahlak boyutunu yaşattılar yıllarca...

Savaşlar da onlar için “bir hilal uğruna” yapılan sadece ara vasıta olarak görülmüştü. Yoksa kolayca mallar, canlar feda edilebilir miydi? İslam’ın ilk dönemlerindeki çok hızlı yayılışının ardında sahabenin örnek hayatı, cihad düşüncesi ve tebliğ ruhu yatmıyor muydu? İşte bu yüzden, Mekke’de Medine’de vefat eden sahabeler, ashab-ı kiramın küçük bir azınlığını teşkil ettiler. İslam’ın güzelliğini anlatmak amacıyla, hiç tanımadıkları bölgelere gittiler, ulaşabildikleri kadarıyla herkesle iletişim kurmayı denediler. Halid b. Velidler, Selahattin Eyyubiler, Ulubatlı Hasanlar, İmam Şamiller, Cevher Dudayevler bu uğurda, kanlarıyla ve canlarıyla mücadele ettiler. Şehadete ulaşabilmek için, binlerce canı feda etmeye hazırdı bu insanlar. Ne de olsa beden, bu dünyada görünen sadece bir kılıf değil miydi? Bu insanlar sayesinde Müslümanlar, nice Şahlar’ı devirdiler; Mute’de, Malazgirt’te, Niğbolu’da, Çanakkale’de güçlü düşmana karşı durup nice zaferler gördüler neticesinde...

Devlet de bir amaç olmadı hiçbir zaman gerçeği hedefleyenlerde. “Hepiniz çobansınız ve sürünüzden mesulsünüz” buyruğunu duyanlar, mesuliyetin ağırlığını hissederek çabaladılar ve insanlara adalet dağıttılar. Aliler, lider olmayı bu yüzden reddettiler. Ömerler, Nizamülmülkler, Fatihler, Kanuniler hedefe belki de tam ulaşamasalar da, tebalarına haksızlık yapmamak için adalete, ilme önem verdiler, bunun için gayret sarf edip insanlara güzellikleri ulaştırdılar. Haraç ve cizyeyi İslam’ın koruması karşılığında aldıklarının bilincinde olan valiler, o toprakların yeniden düşmana gireceğini hissettiklerinde aldıklarını geri vermek istediler. Bunları gören halkın o güzellikler karşısında kalbi yumuşadı ve eridi. Belki de bu sayede, “Kardinal şapkası görmektense müslüman sarığını tercih edenler” az değildi.

İlim de o şahıslar nezdinde, Allah rızası için yapılınca bir anlam kazanıyordu. Lillah deyip gerçeği öğrenmek ve öğretmek amacıyla hadis seferi düzenlediler. Buhariler, Ebû Hanefiler, Malikiler, Şafiler insanların onlardan beklediğini gerçekleştirmek için gece gündüz çalıştılar. Bu yüzden hedeften sapacaklarını hissettikleri anda dünyevi mevkileri reddedip hapislerde eziyeti tercih ettiler.

Haberleşme araçları da o insanlarca, her zaman olduğu gibi asıl kelimeyi yansıtan bir araç olarak kaldı. Peygamber (sav), tebliğ için çağrı yapacağını bildirdiğinde, maksad uğruna o erler, mektupları ulaştırabilmek için bir adım öne çıkıp kendi canlarını bir tarafa itebildiler. Çünkü bu, inanmayanların anlamakta zorlandığı en kutlu bir çağrıydı. Ezilmeden, büzülmeden zalim bir hükümdar da olsa, insanlara İslam’ın yüceliğini ulaştırmak gerekiyordu. Onlar da bunu gerçekleştirmişler, Kisralar’ın zıddına, Habeş ve Suriye hakimi olanlar İslam’a ilgi duymaya başlamışlardı. O zamanlar bütün insanlara kolayca seslenilebilen Televizyon, radyo, video, internet yoktu. Fakat onlar, bir zaman sonra seslerini İspanya’ya kadar ulaştırabiliyorlardı. Çevrelerine yeniden bir ışık saçabilmek gerektiğinde, Seyyid Kutuplar, Hasan el-Bennalar, miting, konferans ve seminer düzenlemekte gecikmediler sonuç idam gözükse de...

Edebiyatı en güzel kullananların bir kısmı da, bunu, gerçeği anlatmada bir vasıta olarak telakki etti. Bunun için Leylalar, Züleyhalarla süslediler mısralarını. Risaleler, Makaleler, Mesneviler yazıldı insanların anlayabileceği. O kelimeleri anlatabilmek için, zaman içinde Fuzuliler, Nizamiler, Mehmet Akifler, Necip Fazıllar ortaya çıktı.

 Bunlar vasıtalardı, asıl olan insandı. İnsan ki, İslam’ı yaşayıp bu şekilde amaca en yakın olacaktı. Allah’ın istediği yetişmiş mümin olacaktı. Bunun için insanların çevrelerinde pervane oldukları Rabbaniler, Geylaniler, Yeseviler, Nakşibendiler ortaya çıktı. Onların gayesi hakk rızasına ulaşmak için “önce insan”dı. Müslümanlar öyle insanlar olmalıydılar ki onlara göre, her hali zikir, şükür içinde geçerken, onların elinden ve dilinden insanlar emin olmalıydı. İşte böyle bir kişi ancak nefis, şeytan ve dünyaya arkasını dönebilecek Rabbisinin “dosdoğru ol” çağrısına uyabilecekti. O insanlar her şeylerini geride bırakarak, Orta Asya’ya, Anadolu’ya, Kuzey Afrika’ya, Balkanlar’a gitti. Onlardaki farkı fark eden yerli halk, o güzelliklerin nereden neşet ettiğini araştırmak zorunda hissetti. Sonuç mükemmeldi. Yaşantılarıyla örnek olma yolunu tutan bu insanların etkili iletişimleri sayesinde, nice kalpler kazanılmıştı.

Bizler de, bu insanları düşünüp, yeniden kendimizi sorgulamalıyız. Örnekleri iyi tedkik edersek İslam’ı iyi anlamış ve yaşamış olanlar hem çevreleriyle iyi bir iletişim kurabilmişler hem de İslam’ın yayılmasına hizmet etmişlerdir. Çünkü bu insanlar, “sizin en hayırlınız insanlara en fazla faydası olanlardır” buyruğuyla “insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olma” şuuruna ulaşmışlar ve onlar bu sayede, çevreleriyle bir vasıta olan iletişimi ve sonuçta gaye olan iyi kulluğu gerçekleştirmişlerdir.

Müslüman, Allah ve dışarıdaki insanlar tarafından her hareketinin izlendiğini ve hareketleriyle ne anlattığını sorgulamalı. Neyiz ve ne yapıyoruz bu dünyada... İnsansak ve iletişim kurmak da zorundaysak niye bunun bir hedefi olmasın bizlerde. Asıl hedefi gerçekleşmede Musablar gibi olabilirsek ne mutlu bizlere...

                                        Yazan: Hasan Serhat Yeter

                                       12-05-1999 İstanbul